Adsızın Anıları

ADSIZIN ANILARI  (MÜSLÜM TUNABOYLU)

 

İnsanoğlu, dünyaya gelişi ile birlikte yeni bir yaşam biçimi içinde bulur kendisini.Kendisinden önce gelenlerde aynı yaşam biçimini tatmışlardır.Ancak ne var ki insanoğlu diğer canlılar gibi kısa sürede ayağa kalkarak çevresinde olup bitenleri görüp yaşayamaz.İlk aylar incindiğinde ya da aç kaldığını ağlayarak haber veren insanoğlu her geçen gün değişimleri kendisine en yakın olanlara sezinletmeye başlar.Olayları derinlemesine inceleyen  Anne yavrusunun gelişimini her an hissedebilir.Aylar ayları,yıllar yılları kovalar insanoğlu da kendisini iyiden iyiye tanımaya başlar.Etrafında bir çok canlı vardır.Bunların bir kısmı anne,baba,aile  büyükleri,komşular,arkadaşlar,hayvanlar,bitkiler gibi.İnsanoğlu hemen hepsinden önde olduğunu yaşam biçimi ile her zaman ispatlamıştır.Hayat sürdükçe insanın hayat biçimine değişik yönlerden yanıt vermesi gerekmektedir.Bazen sıkıntılı anlar yaşayan insanoğlu,yanında  yakınlarını arar.Bulamadığı zaman yalnızlığının bir kat daha arttığını görür.İnsanların desteğe ihtiyacı vardır bir ömür boyunca.Ayakta durabilmenin kuralları vardır.Kurallar yanında olanaklar da önemlidir.Kuralları tanımakla yaşam karşılanamaz.İnsanın yaşamını sürdürmesi için çeşitli yaşam biçimlerine ayak uydurma,yeni yaşam biçimi yaratabilme.Bunların tümü insanın kendisine olanıdır.Yalnız her şeye yada her yaşam biçimine yanıt verebilmek kolay olan eylemlerden değildir.İnsan bazen kendini suçlayıverir.Aslında insan tüm olanları kendiliğinden yapmamıştır.Birçok yakın ve uzak etkenler vardır.Kısaca söylemek gerekirse,yaşam doğumdan ölene kadar sürer.Bu ömrün bir bölümü tatlı bir bölümü acılıdır.Tatlıya ayak uydurmak kolaydır ama acılı günlere ayak uydurmak çok zordur..Yaşamın her anında etkilenirsiniz.Tatlı geçen günlere çabuk ayak uydurabilirsiniz,ama karşıtına alışmak öyle kolay mı.Kendi yaşam biçimini ölçebilmeniniz için etrafınıza bakın.Yaşam biçimini insanın belirledikleri olduğu gibi doğanında sağladıkları olur.Doğanın sağladığı yaşam biçimini her canlı arzular.İnsanoğlunun sağladığı  yaşamak biçimi bazen yetersiz olur.İşte o zaman yeni yaşam biçimi aramaya başlarsınız.Bu satırların yazarı da  zor bir yaşam biçiminden kolay ve sağlıklı bir yaşam biçimini yaratmak için uğraş vermiştir .İşte ilerleyen sayfalarda bunları birer, birer görecek, hepsinden   bir

 

 bölümünü alacak,bir bölümünü belki de büyük bölümünü atacaksınız.

Adsızın anılarını okurken bazen gülecek,bazen düşünecek,bazen de belki ağlayacaksınız.Belki sayılanlardan hiçbirini değer          bulmayacak,böyle de hayat mı olur diyeceksiniz İşte böylede hayat mı olur derken adsızında bir ailesi bulunduğunu,onunda insan olduğunu bilmeniz yeterli olacaktır.

 

 

 

                      ADSIZIN ÇOCUKLUĞU

 

Adsız,Bulgaristan da l929 yılında  doğdu.Şumnu’nun Yenipazar                               

 adındaki ilçesine bağlığütlü  Köyün de sonbahar mevsiminde 

Doğdu. Ömrünün ilk yedi yılını zor koşullarla boğuşarak sözü edilen yerleşim biriminde yaşadı.Söğütlü Köyü yakınından geçen taş yol,onları çevreye bağlı yerleşim birimlerine  ulaşımını sağlıyordu. Adsız dünyaya geldiğinde ailesinin bir çift atı vardı.Baba çiftçilikle uğraşıyordu.Annesi onu tarlaya giderken arabanın içerisine  yerleştirdiği küçük bir minderin üzerine atar,babasının yanına oturur,ara sıra da başını geriye doğru yani Adsızın bulunduğu yöne doğru bakardı. Adsız ilk aylardan itibaren yalnız bırakılmaya kendini alıştırmak zorunda kaldı.Baba,anne  çok yalnızlardı.Tarımla uğraşan aile  tarlaya giderken adsızı eve bırakamıyor,ailenin en küçüğü olduğu için midir nedir herkes onu çok seviyor, onu avutmaya geldi mi kimse yanaşmıyordu..Annesi onun için adsızı devamlı yakınında bulunduruyordu.Tarlaya,bağa bahçeye gitmeye alışmıştı adsız.Bazen küçücük bir karaağacın dalına kurulan salıncakta uyumaya çalışarak gününü tamamlamaya çalışırdı.Yaramaz bir bebek değil,annesini pek üzmezdi.Yüzüne örtülen incecik tülbent in aralıklarından esen rüzgarın bir bölümü yüzünü serinletirdi.Bazen de çabuk serinlemek için başını sağa sola çokça çevirdiği olurdu.Annesi onu salıncakta sağa sola döndüğünü görür görmez yanına gelir öncelikle emzirir sonra da salıncaktan düşmesin diye sıkıca bağlardı.Yanından ayrılırken salıncağı sallar yine işine dönerdi.Bir gün karaağaca  önceden çıkan bir yılan adsızın ipine tutuna, tutuna onun üzerine çöreklenmiş bir süre bekledikten sonra  da  adsızın yanına gelenlerin olduğunu görünce adsıza  herhangi bir zarar vermeden oradan uzaklaştığı  söylenir.Yılanın adsızı ısırmayışı aileyi oldukça  çok düşündürmüştü. Daha sonrada ailenin sevindiği bu olayın aileye bir uğur getirdiği belirtilmişti.Nitekim adsız hayvanlarla  barışıktı.Atlar onun yanına gelince adsızı koklarlar kişnerlerdi.Adsız da onların sesini duyunca gülmeye başlardı.Hayvanlarla değişik ortamlarda yaşamı paylaşmayı sanki çok önce öğrenmiş gibiydi Adsız.

Bir gün salıncaktan  ineceğim diye yuvarlanan Adsız , çalışanlar görmeden sürüne, sürüne  mısır ekili tarlanın içine kadar gelmiş,başını kaldırarak ne yapıyorsunuz dercesine annesine ve orada ki çalışanlara bakmıştı. O anda adsızın yakınlarının halini bir düşünün.Aile o gün hatta birkaç gün yine salıncaktan düşer mi diye birbirlerine olayı anımsatıyorlardı.Anne ikide bir oğlunun yanına gider onun karnını doyururdu.Bu arada kendiside acıkmışsa ekmeğin bir tarafından bir kaç lokmacık koparırdı.Adsız büyürken mahallede ki akranları da büyüyordu.Yaklaşık on kadar bebek aynı ay içerisinde dünyaya gelmişlerdi.Hemen hepsi ile Adsızın annesi arkadaştı.Kış mevsimi gelmiş,lapa,lapa yağan kar Adsızın hoşuna gittiği kadar arkadaşlarının da  .

 

                     SAMANLIK YAKMA OLAYI                   

 

Adsız,harman yerinde arkadaşlarının sesini duyar duymaz su geçirmeyen kışlıklarını giyerek kartopu oynanan yöreye koştu.Yüreği hızlı, hızlı atıyordu,evlerinden harman yerine gelirken uzunca bir rampayı çıkmıştı.Çabuk,çabuk nefes almasının başlıca nedeni oydu. Arkadaşları kartopu oynamaya çoktan başlamışlardı.Atılan toplardan sakınıyorlardı.Ellerinin ıslandığının farkında bile değillerdi. Çocukların hemen hepsinde aynı görüntülerde idiler.Bir arkadaşı kibritiniz var mı diye seslendi.Çocuklardan birisi bende var dedi.Keşke söylemez olsaydı.Oynadıkları harman yeriydi,harmanın bitişiğinde ki çitlerle örülmüş birde samanlık vardı.Çitlerin kırılan yerlerinden dışarı çıkan  sarı samanları tutuşturmak isteyen bir arkadaşı  samanı tutuşturamayınca adsız elini sokarak iç taraftan biraz kuru saman çıkardı. Kibrit görevini yapmış alevler yükselmeye başlamıştı.Çocuklar ateşte ellerini ısıta dursun,alevlerden bir bölümü samanlığın içine doğru uzanmıştı.Olanlardan habersiz eldivenlerini kurutmaya çalışan çocuklar dumanların çoğalması sonucu yangın var diyerek herkes evinin yolunu tutmuştu.Adsızda olanları annesine anlattı.Harman yeri en çok adsızlara yakındı.Hem yakın hem de harman sahibi adsızların akrabasıydı.

Samanlık sahibi ile komşular samanlığın bulunduğu yere gelerek söndürme çalışmalarına katıldılar.Katıldılar amma her taraf duman içinde kaldı.Rüzgar  gelinceye dek saman kokulu duman adsızın evi yakınında durdu.Ne zaman akşam üzeri  çıkan rüzgara kadar.saman dumanı  kömür dumanından daha etkin kokuyordu.Adsız ve arkadaşları bir süre  samanlık yanındaki harmana oynamaya çıkamadılar.samanlık yakan çocukların babaları da oğullarının kulaklarını çekmiş olmalı ki bir daha böyle yangın olayları oluşmamıştı.Yangın  çocukların gözünü korkutmuştu.Adsızların Çanacık yöresinde büyükçe bir tarlaları vardı.Kız arkadaşı ile birlikte bu tarlaya gitmişlerdi.Mevsim yazdı.Kavun karpuzlar olmaya başlamıştı.Adsızın ailesi tarlada çalışırken onlarda ayçiçeği tarlasında biraz gezindiler,daha sonra şeker kamışı ekilen  bölüme geçtiler.Adsız birkaç tane şeker kamışı  kesti.Bir tanesini de kız arkadaşına uzatarak suyunun nasıl çıkarılarak emileceğini gösterdi.Bir yandan gezinti yaparken bir yandan da arabaya koşulmuş iki ineği otlatıyorlardı.Hayvanlar iki sınır arasındaki otları kopararak karınlarını doyurmayı  yeğliyorlardığle olmuştu .Batı taraftan kara ,kara bulutlar adsızların bulunduğu yana doğru gelmeye başladı.Bulutlar geldikçe ortalık  kararmaya başlarken,gök gürültüleri de duyulmaya başlamıştı.Yağmur öncesi  orada bulunanlar arabanın içine biraz ot attılar.Otu yağmur geçirmez diye  koyduklarını sanıyorum.Yağmur gelmeden yemeğimizi yiyelim dediler,.Onlar yemeği tamamlamıştı ki sağanak yağmur yağışı başladı.Bir yandan gök gürültüsü ortalığı sallarken,bir yandan da yandan gelen yağmur hemen  araba altında bulunanların tümünün bir yanlarını ıslatmıştı.Çok sürmedi yağış. Adsız sıkışmıştı.Yağış durur durmaz arabanın arka tarafına geçerek  küçük tuvaletini yaptı.Yani  çiş etti.İşte tam o sırada adsızın kız arkadaşı da arabanın üzerine çıkarak daha önce otlar  uçuşmasın diye  konan taşları yere atmaya başladı.Atılan taşlardan birisi adsızın kaşına isabet etti.Taşı yiyen adsız oracıkta yere yığıldı.Adsızın babası olayı görür görmez tabakasını çıkararak içinden aldığı bir miktar tütünü kanayan yere bastırdı.Adsızın başını ince tülbentle saran annesi de olandan çok korkmuştu.Akşamda yaklaşmıştı.İnekler getirilerek arabaya  koşuldu.Köy yoluna girilerek  ilerlemeye başladılar.Adsızın başı çok ağırmış olmalı ki ara sıra başını tutuyordu.Araba çamur yolda ilerlerken  arabayı çeken ineklerin ayaklarında nal bulunmadığı için sürekli  kayıyorlardı.Adsız inekler düşecek bir yerleri kırılacak diye çok korkuyordu.Ama inekler ne kadar korkulsa da arabayı çekecekler ve köye götüreceklerdi.Nitekim bir süre sonra köye ulaşıldı.Evin önüne gelmeden adsızın arkadaşı arabadan atlayarak ayrıldı.Adsızı annesi yatak odasının bir tarafına serdiği yatağa yatırdı.Başının ağrıdığı inlemesinden fark ediliyordu.Annesi adsıza her rahatsızlandığında muhakkak kaymaklı pide pişirirdi.Annesinin bugünde ona bir pide yapması gerekliydi.Adsız uyanmadan pide hazırlanmalıydı.çar çabuk hamuru yoğurdu,yufkaları açtı,büzdü tepsiye yerleştirdi.Bir yandan da fırına birkaç parça odun yada çalı çırpı atarak yanmasını sağladı.Kısaca adsızın annesi birkaç işi birden yapmaya çalışıyor-du.Adsız uyuya dursun kaymaklı pide pişmişti.Dış kapının açıldığını duydu.Gelen adsızın kız arkadaşıydı.Adsızı sordu hemen nasıl oldu diye.Üzüldüğü  belliydi.Elindeki sepet bir süredir elinde olmasına rağmen hala sallanıyordu.Onlar sessiz konuşsalar da adsız  seslerden uyandı.Anne diye bağırdı..Arkadaşını da beraber eve götüren  Anne, bak adsız kız arkadaşın geldi.Geçmiş olsun dedi  kız arkadaşı.İnan bilerek yapmadım beni bağışla.sakın üzülme dedi adsız.birbirimizi tanımıyoruz mu.canını sıkma sen bak ben bir iki gün içerisinde kalkarım.o zaman Çanacık tarlaya yine gideriz.Karpuzlar o zamana kadar biraz daha olgunlaşır dedi.

 

 

           AMCA SEVGİSİ ÇOK DEĞİŞİK BİR SEVGİ

 

 

Adsızın bir amcası vardı onu  çok seviyordu.Herkes zaten amcasını sever. küçük iken amcası Türkiye ye kaçak olarak gitti.Gitti ama ne gidiş,İlk girişimi sonuçsuz kaldı.Bir süre ceza evinde yattıktan sonra yine kaçmaya teşebbüs etti yine yakalandı.Bir süre daha  cezasını çektikten sonra ağabeyinin yanına geldi.Birlikte biraz kaldıktan sonra  amca tekrar gideceğim diye tutturdu.Eniştesi çoktan gitmişti bile.O neden gidemesin di.Sonu nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın gideceğim dedi.Ağabeyinden olur aldıktan sonra bir bilenin öncülüğünde sınıra kadar gitti.Bir iki gece tarlalar içerisinde uygun zamanı bulunca sınırı geçer ve teslim olur.Anadolu da bir yakını olup olmadığı sorulduktan sonra

Eskişehir de soluğu alır amca.Orada bir akrabası vardır.İlk günlerde biraz sıkıntı çeken amca,daha sonra bir otelde katipliğe başlar.Maceralı bir kaçıştır amcanın kaçışı.Adsız günler geçtikten sonra amcasını aramaya başlar ancak amca çok uzaklardadır.Telefon yok,mektuplaşma yok.Ailesinden bir haber alması  yada vermesi olanaksızdır o na göre.Halbuki o dönemlerde mektuplaşmalar yapılıyordu.Hatta yaya postacıların  evrak ve mektupları nasıl çabuk götürdükleri hakkında öyküler bile anlatılır.İşte amcanın çok özlendiği günlerden birinde adsız bir arkadaşına durumu anlatır.O zaman beş altı yaşlarındadırlar her ikisi de.söğütlü ile Tekerköy arasındaki yolda  yürürlerken aklına amca gelir adsızın.arkadaşına gidelim diye fikrini alır O da olur gidelim der.Tozlu yolda bir süre koşarak uzaklaşırlar köyden.Elleri yüzleri toz içinde kalır,tanınmaz hale gelirler.Artık umudu kesmişler di.Tam o anda karşıdan bir at arabasının geldiğini fark ettiler.Arabacı arabayı durdurduktan sonra  iki yaramaza  nereye gittiklerini sorar,amcama gidiyoruz yanıtını alınca gelin ben sizi eve götüreyim yarın sabah  yola erken çıkarsınız, akşama amcana varırsınız diyerek onların arabaya binmelerini sağlar.Evdekiler beklerler adsızı.Bahçe kapısıılır açılmaz evdekiler dışarı fırlarlar.Evde olmayan ve saatlerce beklenen kişi gelmiştir.Önce azarlamak ister adsızı babası sonra vaz geçer.Adsız olanlarıık ,açık anlatır evdekilere.En çok heyecanlanan amcasının annesi yani baba annesi dir.O da oğlu Yusuf gideli gözleri yollardadır hep.

Adsızın okul çağı gelmiştir.Ablası Emine ile bir yıl okula giden adsız,bahçedeki su fıçısından su içerken su tasındaki suyun tamamını içemez geri döker.Bir hatadır ama olanları gören  Bulgar öğretmen adsızı  tek ayağının üzerinde bir ders saati tutar.Pantolonunu ıslatan adsız Türk öğretmenin derse girmesiyle birlikte eve gider.O olaydan sonra adsız okulu bırakır.Anılan olay yıl sonuna doğru olmuştur.Çocuklar bazen yaramazlık yaparlar,cezalarını da çekerler.Adsız ın ilk okul cezalarından birisiydi bu.ancak Bulgar öğretmenin verdiği cezayı  hiç unutmamıştır Adsız

 

.

ADSIZIN ZEYTİNLE TANIŞMASI:

 

Babası ile mahalle bakkalına giden adsız,kavanozlar içinde çok görünümlü bir yiyecek maddesi görür,adını bilmediği siyah yemişi yemek istediğini babasına söyler.babası onun tadının sanıldığı gibi tatlı olmayacağını,tadınca anlayacağını adsıza anlatır.Görünümüne aldanan adsız,babasının kavanozdan bir tane alıp verdiği yemişi  tadınca yanıldığını anlar.Babası onu yine ağzını tatlandırmadan eve götürmez.Çikolata alıp veren babasının boynuna sarılan adsız,bir daha iyi dinleyeceğim baba demiş babasından özür dilemiştir.Baba oğul mahalle bakkalından eve gidinceye dek zeytin den bahsetmişler ara sıra da gülüşşlerdir. Adsız zeytinle  bu ilk tanışmasını birkaç yıl sonra Tuzla da  tekrar tanışacaktır.

 

 

OKUL YILLARI:

 

Adsızın okul yılları çok renkli geçmemiştir.Adsız ın okul yılları bazen hiç hoşa gitmeyen  sonuçlarla sonlanmış,bazen talihi yaver giderek bir yılda iki sınıf birden geçmiştir.Bulgaristan da bir yıl öğrenim gören Adsız Anadolu ya göç edince birinci sınıftan öğrenime başlamıştır.Oysa o ikinci sınıfa gitmeyi hayalinden geçiriyordu.Bulgaristan daki öğrenim Anadolu da sayılmamıştı.adsız bu olaya hem sevinmiş hem de olduğunca üzülmüştür.Çıkrık ta birinci sınıfa başlayan Adsız kısa  süre içinde arkadaşları ile uyum sağlamıştır.Bir yıllık kıdemi sayesinde okuma,yazmayı kısa sürede kavrayan adsız öğretmenlerine kendini sevdirmiştir.Aslında öğretmenleri onu yalnız bırakmamak için ellerinden gelen her türlü yardımı yapmışlardır.Öğretmenlerin iyiliğini  adsızın  hiç unutmadığı söylenir

 

.

KARNE OLAYI:

 

 

 

Birinci sınıfa,yani ilkokulun birinci sınıfına  bin dokuz yüz otuz sekiz yılında başlayan Adsız,arkadaşları gibi karne almak ister.Okul uygulama bahçesine bir çuval gübre götüremediği için arkadaşlarından bir gün sonra karnesini alması onu üzmüş olsa da.,baba annesi  komşu Hatice hanımların gübrelikten bir çuval gübreyi alınca rahatlamıştı.Çuvalı omuzlayan baba Anne torununun boynunu bükük bırakacak değildi ya.Siz boynu bükük kalmasını ister miydiniz? Elbette istemezdiniz.Adsızın baba annesi öyle yapmış bir çuval gübreyi omuzladığı gibi bir kilometre uzakta ki okula götürmüştü.Uygulama bahçesine  dökülen gübreden sonra öğretmen odasına giren baba Anne ile torununu gören öğretmenler Adsızın karnesini vermişler.Bir gün  sonra gelen karne mutluluğu  ailece unutulmamıştır.

 

KIRMIZI KALEM OLAYI:

 

Çocuklar renkler üzerinde çok dururlar.En çok beğendikleri kırmızı,yeşil,sarı gibi.Kalemi alan çocuk hemen boyamak için kağıt arar.Adsız renkli kalemle ilkokulun dördüncü sınıfınta tanıştı.babası ona on iki türlü bir kutu kalem boya aldı.Adsız kalemleri harita yapımında kullanıyordu.Belki inanmayabilirsiniz.Adsız ilkokulu bu kalemlerle tamamladığı gibi öğretmen okulunu da bitirdi.Adsız nasıl tam yedi yıl  on iki kalemi bitirmeden kullanabildi. Gerçekten adsıza  sormak gerekir.İnsan koklasa biter bu kalemler.O bizim düşünümüz.Bir keresinde adsıza torunları bu soruyu sormuşlar.Adsız yeniden kalem alamayacağını   bildiği için bitirmedim demiş.İhtiyacı karşılayacak oranda harcamış demek ki.Adsızı önemli bir işin başına getirmek lazım her halde.Bizi yönetenler biraz har vurup harman savuruyorlar galiba.Adsızın babası  tutumluluğundan dolayı Adsızı  her zaman beğendiğini söylemiştir.Çocuk sonunda yoku görür ya da sezinlerse tüketimi ayarlar.Bakın size buna benzer bir görünümü   anlatacağım.Adsızın bir arkadaşı bakkala gider o arada bakkalda gördüğü keçiboynuzlarını görür.Canı ister parası da azdır bir tane alır.Keçiboynuzunu yerken karşıdan Adsızı görür.Verse bir türlü vermese bir türlü, vermesine imkan yok elindekini yemeğe başlamış.Arkadaşına keçiboynuzunu veremeyeceğine göre  yediğini göstermek için keçiboynuzunu başlamış yalamaya.Arkadaşı ne o dediğinde son lokma kalan keçiboynuzunu yutuvermiş.İnsanoğlu çaresizlikleri ortadan kaldırabilmenin yollarını bulabiliyor eğer isterse.İnsanoğlu çaresiz değildir.Yoklukları ortadan kaldırmanın muhakkak bir çaresini bulur.İnsanoğlu onun için insanoğludur.Diğer canlılardan bir farkı olacaktır.

 

 

 

Bulgaristan da  ilkokul vardır Adsızın bulunduğu köyde.Ağabeyi Halil,Ablası Emine okula gitmişler dört yıllık ilkokulu bitirmişlerdir.Bulgaristan da o yıllarda ilk öğrenim dört yıldı.Sanırım bizde o yıllarda köylerde üç,şehirlerde beş yıldı.Birden yılları artırmak kolay olmamaktadır.Bina lazım,öğretmen lazım,bina bulunsa da öğretmen bulmak çok  zordu o yıllarda.Türkiye Cumhuriyet’ i çok gençtir.

Eğitilmiş insan sayısı o kadar azdır ki okumak isteyen kız çocuklarına katip mi olacaksın kız denirdi.Okumak yalnız erkeklerin hakkı imiş gibi.Bugüne ulaşıncaya kadar çok değişik ve büyük aşamalardan geçilerek gelindi bu günlere.Anayasamıza göre ilköğretim mecburidir.Devlet mecburidir derken ilköğretimin tüm masrafları da bana ait demektedir.Ama ne var ki devlet bu olanağı  bir türlü bulamamış,ya da bulmak istenmemiştir.AKP İktidarının Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik ilköğretimin tüm kitaplarını bu yıldan itibaren  devlet verecektir demiş,işe koyulmuştur,İki bin üç iki bin dört öğretim yılındaki uygulama nasıl olacaktır.Bakan sözünü ne kadar tutabilecektir.Bunun altında yatan nedenler nelerdir henüz bilemiyoruz.Nasıl para bulunuyor.Şimdiye dek neden bulunmadı da şimdi bulunuyor,Yani değirmenin suyu nereden geliyor.Bugüne dek hiç kimse bir şey  söylemedi herkes susuyor.Bu susma bana göre iyi bir alamet değildir.Bana göre  görülmeyen gizli bir el kaynak yaratıyor.Ama neyin karşılığında bu kaynağı yaratıyor?Bunu ömrü olan görecek,ihtiyar neler düşünmüş diyebileceksiniz.Okul yıllarından bahsedecektim,konuyu nerelere kadar götürdüm.Benim öğrenim çağım geldiğinde babam köyde bulunan dört yıllık okula  yazdırdı.Orada Türkler isterlerse kendileri okuyorlardı.Devlet Türkler için para harcamıyordu.Dahası var Türkler öğretmenlerin maaşlarını kendileri karşılıyorlardı.Ancak neleri okuyacaklarını devlet saptamıştı.Bildiğim kadarı ile o yıllarda Bulgaristan daki ilkokullarda Bulgarca ,Türkçe,Arapça okutuluyordu.Bulgarca mecburi,diğerleri isteğe bağlı idi.

Adsızın ağabeyi ile ablası kısmen Bulgarca yı biliyorlardı Anavatana göç ettiklerinde.Köye yerleştirilme sonucu bilinen yabancı dilden gereği kadar yararlanma olanağı yaratılamadı.O dönemlerde mütercimlik yapabilirlerdi amma olmadı.Adsızın babası okur yazar değildi.kendisi okuyamamış ama çocuklarını okutuştu tüm güçlüklere rağmen.Adsız bir yıl okula devam etti,Avrupa dan Anadolu ya göç edince Avrupa da gördüğü bir yıllık öğrenim sayılmamıştı.Ad-sız Türkiye de ilkokula birinci sınıftan başlatılmıştı. .Galiba o nedenle sınıfın iyi durumda olan öğrencilerinden olmuştur.Zeka bakımından arkadaşlarından pek üstünlüğü yoktu.O zaten hiçbir zaman ben sizden daha iyi biliyorum diye böbürlenmedi.öyle bir huyu yoktu.Arkadaşlarını incitmek istemezdi.

Mecitözü’nün Çıkrık köyünde oturdular beş yıl.Yani Adsız okulu bitirene kadar.Adsız ilkokulu bitirdikten sonra  o yıl sonbahardan önce Köy Enstitülerinde okumak için Kastamonu Gölköy e gönderildi.Adsızın ilkokul öğretmenlerinden biri olan ilçe Milli Eğitim Müdürü O zaman adı (Maarif Memuru),tüm işlemleri tamamlamış adsızla birlikte 9 arkadaşını Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsü ne göndermişti.Adsız 9 arkadaşı ile birlikte Mecitözü ilçesi nden bir kamyona bindirilerek Amasya ya gönderilir.Adsız rahatsız olduğu için sürücünün yanına bindirilmiştir.Kamyonun kasasındaki arkadaşları daha Mecitözü içerisinde iken türkü,şarkı söylemeye başlarlar.Amasya Tren istasyonuna kadar gürültü  kamyonun kasasından eksik olmaz.Adsızın arkadaşları o kadar yorulmuşlar ki kamyonun kasasından iner inmez akasya ağaçlarının altında gölgede uyuya kalırlar.Adsız tek başına ayakta kalmıştır,Arkadaşlarını bırakıp bir yere gidememiştir.Tren saatini öğrenmiş.arkadaşlarını uyandırarak biletlerini almalarına yardımcı

 olmuştur.Biletleri alan tekrar uyumaya başlamıştı.Adsızın gözüne uyku girmiyormuş.trenin geliş saatini öğrenen adsız,arkadaşlarının hepsini uyandırır.Kara tren düdüğünü çala ,çala istasyona girerken onlarda perona yanaşmışlardır.Hepsinin elinde bir çanta,çantalar tahtadan,kontra plak tan yapılmıştı.üzerinde de biraz teneke çekilmişti.Teneke  bir bakıma koruyordu bavulu.

Arkadaşlarının hepsinde bavul yok birkaç tanesinin yalnız torbaları vardı.Tren sesi ile perona yanaşarak trenin durması beklenir .kapılar açılınca trene binerler.Hemen hepsi bir salona dolarlar.Mevsim yaz olduğu için  trenlerde  yoğun bir yolcu trafiği yoktur.Adsızın dışındakiler treni ilk defa görüyorlar,bambaşka bir taşıt aracı.kağnıdan sonra görülen taşıt aracı adsızın arkadaşlarını çok etkilemiştir.Üçüncü sınıf kompartımanlara yerleşen  arkadaşları zaman ,zaman Adsıza soru soruyorlardı.kenefi var mı. Sıkışınca ne yapacağız gibi.Kenef (Tuvalet) bu sözcüğe Anadolu da bölge ,bölge çok değişik adlar verilmiştir.Hela,ayakyolu,yüznumara,Tuvalet,hacet kapısı gibi.Adsızdan olumlu yanıt alınca hadi bizi oraya götür derler.Tren uzun düdüğünü çalıp Amasya dan ayrılıp kayalar arasına girince  arkadaşları tamamen şaşırırlar,hele  güzergahta ki tünelleri girip çıkınca tamamen şaşırırlar ve soruyu yapıştırırlar.Daha in var mı diye.Tünele (İn)derler.Kendi özgü buluşları.İlkokul kitaplarında belki gördüler belki de görmediler.O zaman öğrencinin tüm kitapları alıp okuması mümkün değildi.Bir masada üç öğrenci oturuyordu.Yıla göre  kitaplar bu üç öğrenci tarafından ortak alınıyor,lazım olan kitabı alıyor,yani kitaplar isteğe bağlı olarak gecede bölüşülüyordu.Paylaşımcı bir çalışma.Bu ekonominin bir belgesini göstermek için güzel bir örnektir.Trenin açık penceresinden dışarıyı izleyen arkadaşlar,değişik yörelerden geçtikçe köylerine göre değerlendirme yapıyorlardı.Bir süre sonra Havza ya varıldı.Havza Atatürk ün l919 da Samsun a çıktıktan sonra Anadolu ya çıkış için Havza ilçesine gelmiş burada birkaç ay konaklayarak Kurtuluşun plan ve programlarını burada hazırlamıştı.Türkiye Cumhuriyet’i tarihinde Havza nın değişik bir anlamı ve önemi vardır.Batısını kayalara yaslamış Havza kaplıcaları ile de bilinmektedir.Birkaç dakika ilçede kalan tren düdüğünü çalmış herkes yerine koşa ,koşa gelerek binmişti.her durakta değil de uzunca duraklamalarda hemen aşağıya inilirdi.bir merak olsa gerek.halbuki güzel oturma yerleri bulunuyordu.Havzayı biraz geçtikten sonra yine tünele girilince bir kez daha şaşırdılar.Vadilerden Karadeniz’e doğru süzülen kara tren çok geçmez ki denize yaklaşır.Çocuklar masmavi yada yemyeşil bir alanı görünce akıllarına hemen köyde bıraktıkları hayvanlar gelir.Onlar bu merada ne güzel otlatılırdı.Otlatılırdı denilen  geniş alan Karadeniz den başkası değildi.Adsızın arkadaşları denizi mera  sanmışlardı.uzaktan öyle görünüyor olmalı idi.Bir süre sonra da Samsun garına varılır.Trenden iner inmez ilk yapılacak iş vapur iskelesine giderek vapurun olup olmadığını sorup öğrenmek gerek.O zaman şimdiki gibi cep telefonu yoktu.İller arasında ki telefon görüşmelerini ancak resmi daireler yapabilirlerdi.O dönemde makbul olanı telgraftı önceden çekilir bilgi verilirdi.Telgrafçı Hamdi efendinin kahramanlığını biliriz Kurtuluş savaşı sırasında.telgraf aynı zamanda haberleşmede belgeler oluşturuyordu.Atatürk Nutuk da bu telgrafları belge olarak TBMM ne sunmuştur.Ellerinde bavul ve torbalar on iki on üç yaşında çocuklar böyle topluca nereye gidiyorlar diye görenler merak eder. “Ha uşağım nereye gideysunuz da.”Bu yörede Karadeniz şivesi hüküm sürer.O zaman da öyleydi.İskeleye vardık.Bilet gişesinin önüne hemen herkes dizildi.İnebolu ya vapur olup olmadığı,ne zaman geleceği konusunda bilgi alındı.Vakit akşamdı vapur da yarın gelecekmiş dendi.Şimdide kalacak bir otel ve benzeri yer aranmaya başlandı.otel bulundu eşyalar konuldu,Herkesin yatağı belli oldu.Biraz Samsun u gezdikten sonra otele gelip yatılır.Yorgunduk zaten.Dinlenmek için can atıyorduk.İstediğimiz gibi oturamıyor,yatamıyorduk.Uzun süre dinlenmeye ihtiyacımızın olduğunu bilerek erkenden otele döndük yattık.

Hemen hepimizi alacak sayıda yatağın bulunduğu odada  bazı arkadaşların konuşmalarına rağmen kısa sürede herkes uykuya daldı.Sabahı vapurun düdüğü ile karşıladık..Sabah kahvaltımızı yapmak için bavullara  ya da torbalara sarıldık.Birde çay istedik.Annelerimizin hazırladığı pekmez ,yumurta dürümleri vardı.Her ne ise kahvaltımızı yaparak otelden ayrıldık.İstanbul a giden vapur gelmiş rıhtıma yanaşmıştı.Akşam saatlerinde vapura bindik.Bindik bindik amma vapurda kendimize bir yer bulamadık.Bir ağabey  yörenin şivesi ile sordu.”Nereye gideysunuz ha uşaklar”Nereli olduğumuzu sordular.bir gurup yolcu yöre oyunları oynuyordu.Çalgı olarak da kemençe vardı.Sözü geçen bir ağabey olduğunu gördüğümüz genç Çorum un uşağı merttir da onlara yer verin dedi.Hepimizi alacak büyüklükte bir yer gösterildi.onlar oyunların birini bırakıp bir başkasına başlıyorlardı.Bizim Çorum halayı na hiç benzemiyordu. Karadenizlilerin oyunlarını bavulların üzerine oturarak izledik bir süre.Hoşumuza gitmişti oyunlar.Gecenin geç saatlerine dek devam eden değişik eğlenceler sürdü.Biz olanları hep izliyorduk.kısacası  iyi bir izleyici ve dinleyici idik.

 

 

 

 

                     NEDEN ANADOLUYA GÖÇ

Dünyanın oluşumu konusunda yazılı kaynaklardan edindiğimize göre,benim ailem Orta Asya’dan kuraklık nedeni ile Kara Deniz’in kuzeyinden Balkanlara inen gurubun içersinde yer almış ve bugün ki Bulgaristan topraklarında konaklamış. Burada ne kadar kaldıkları konusunda bir bilgiye bugüne dek ben ulaşamadım.Bu konuda beni bağışlarsınız sanırım.Uzun süre Osmanlı yönetiminde kalan topraklarda zamanla azınlık,çoğunluk ve ırk konularından anlaşmazlıklar çıkmış,Türklere baskılar giderek artınca ailemin büyükleri Anadolu ya göçün bir kurtuluş olacağını,yeni kuşağın Anadolu da yaşamlarını sürdürmesini arzulamıştır.Baskı olayları tarihin hemen tüm dönemlerinde dünyanın çeşitli yerlerinde kendisini göstermiş,Avrupa kıtası üzerinde ki  bazı din adamlarının  merkep yani eşek sırtında  koca kıtayı dolaşarak burada ki insanları Türklerin üzerine sefer düzenlemelerine neden olmuş,yıllarca haçlı savaşları olmuş,çokça insan katledilmiştir.Anadolu insanının bu konuda unutulmaz kahramanlıkları mevcuttur.Ailemin kararı ile 1938 yılında  8 kişilik bir aile topluluğu olarak Ana vatana göç ettik.Bu satırların yazarı ailenin en küçüğü iken şimdi  sağ kalan en büyük üyesidir.O da hayatının son günlerinde böyle bir karalama  ile sizlere bu yazılı belgeyi sunmaktadır.Anılan topraklar üzerinde meydana gelen savaşlarda büyüklerini  kaybeden bir ailenin en küçüğüyüm.1938 den bu tarafa Anadolu da sizin alıp ciğerlerinize doldurduğunuz o temiz havadan bende yararlandım.

Babam okur yazar değildi.Ancak, Avrupa da göç öncesi okuma çağına gelen büyüklerim dört yıllık bir eğitim ve öğretimden geçmişlerdir. 

 

                                      ANADOLU DA DURUM

             Belgenin en güzeli ve doğru olanı olayı yaşamanızdır diyerek Anadolu da ki durumu yaşadığım kadarı ile sizlere nakletmeye çalışacağım.Beni anlayacağınıza inanıyorum.Ben ömrüm boyunca Anadolu insanına hep inanmışımdır.İnanmaya da ömrüm süresince devam edeceğim.Böyle bir olgu içinde olmamı sakın yadırgamayın.

      Bin dokuz yüz otuz sekiz yılının bir ağustos günü  sabahı Karadeniz den İstanbul Boğazına  Ankara vapuru ile giriş yaptık.Vapurun güvertesinden değil,kaptanın hemen yakınında bulunan kayıkların içersinde yeni bir günü bekliyorduk.Arkadaşım bana eşlik etmiş,birlikte gözümüzü kırpmadan olacakları bekliyorduk.Gözümüz hep uzaklardaydı.Hep yeni bir şey görmek gibi bir isteğimiz vardı.Vapurumuz anavatana hızla yol alırken Karadeniz’in mavi suları ikiye ayrılıyor,adeta vapurun hızını artıyordu.Gökyüzündeki olgular hemen her dakika değişiyor,oluşumlar sanki bize sabahı müjdeliyordu.Hayal ettiklerimizin ilk belirtileri uzaklardan ilişiverdi gözümüze.Dünyalar bizim olmuştu sanki.Kayığı içersinden nasıl dışarı atladığımızı bilemiyorum.Arkadaşımla birlikte büyüklerimizin bulunduğu kata doğru koşuyor.merdivenlerin basamaklarını sanki bizi engelliyordu.Aklımıza koyduğumuz ilk sözcüğü söylemeyi “TÜRKİYE GÖZÜKTÜ” dedik.Bizi duyan uyanıklar hemen güverteye doğru koşuşmaya başladılar,kimsenin bulunmadığı o merdivenlerde şimdi çok sayıda ayak Türkiye yi görmek için çaba harcıyordu.Büyük küçük,yaşlı genç herkes görmeyi arzuluyordu.Şimdiki olanaklarımız o zaman olsaydı ne kareler saptardım sizin için İstanbul boğazının iki yakasına göz gezdirirken giderek heyecanlandığımızı söylemek isterim..Bir ömrün sona erdirileceği topraklara geliyorduk.Bundan sonra yaşantımıza neler eklenecekti kestirmemiz mümkün değildi.Ama bir gerçeği gururla size aktarabilirim.O da bundan böyle bu aziz vatan topraklarında hür ve bağımsız yaşayacaktık.Bize kimse yan gözle bakamayacaktı.O günün  yaşam biçimimizi  size aktarmak için sözcükler bulmada inanın zorluk çekiyorum.Onun için sözlerimin başında demiştim Yaşam en güzel belgedir.Diye.

Ankara Vapuru bugün ki kız kulesinin yanından geçerek TUZLA karşısında demirledi.Denizde ikinci geceyi geçirecektik.Güvertede izlemeyi tamamlayanlar tekrar bulundukları katlara iniyorlardı.Biz arkadaşımla ben karnımızı doyurmak için büyüklerimizin yanına gidiyorduk.Bazen onlar sesleniyorlardı güverteden.Boğazda yol alırken bir motorlu kayığın boğazı kardan karşıya selamladığını,boğazdan geçebilecek  bir olumsuzluğu ilk o bildirecekti.Sordum o zaman büyüklerime  nedir bu kayığın koşturması diye.Ona boğaz kesen derler demişlerdi.Bende boğaz kesen sözcüğünü  o zaman pek bilmediğim için kimin boğazını kesecek acaba demiştim.  Vapurumuz kız kulesi yanından TuZLA YA DOĞRU İLERLERKEN BİR AMCADAN KIZ KULESİNİN TARİHİ HİKAYESİNİ DİNLEMİŞTİM.Sanırım sizde benim o zaman duyduklarımı büyüklerinizden,radyo ve tv lerden ,yada okulda öğretmenlerinizden dinlemişsinizdir.Ben kız kulesi hikayesini onun için size aktarmıyorum.

 

                 UNUTULMAYAN TUZLA MİSAFİHANESİ

 

Ankara Vapurundan boşaltma işlemi sabahın ilk saatlerinde başlatıldı.Boşaltma öncelikle insanlardan başlatıldı.Vapurda insanlar,hayvanlar ve eşyalar bulunuyordu.Bizim hayvanımız yoktu ancak çoğu göçmenler av hayvanlarını bile getiriyorlardı.İnsanlar vapura biniş sırasına göre bu seferde inişler sürüyordu.Bizden önce  sırada çok insan vardı.Biz öğleye doğru heyecanla  vapura bindiğimiz iple vapura asılmış o merdivenden indik.Annem beni vapurdan yana elimden tutarak Tuzla ya indirdi..Burasının Tuzla olduğunu bilmiyor,tek bildiğimiz sözcük Türkiye idi.Çok sevinmiş,mutlu olmuştuk.O anları size aktarmak için sözcükleri bulmada güçlük çekiyorum.Vapurdan inen göçmen aileleri,erkekler ve kadınlar olmak üzere ikiye ayırdılar,erkekler erkeklere ait kabinlere erkek çocukları ile birlikte gönderildi.Ben babam ve ağabeyim üçümüz birlikteydik.Duşlardan sıcak ve soğuk sular akıyordu.Mevsim yaz idi aylardan sanırım ağustosta idik.Duş işlemi bittikten önce erkekler için yeni giysiler verirli.Büyükler için ayrı boy,çocuklar için ayrı giysiler veriliyordu.Hepimiz yeni giysileri giymiştik.Misafirhane denilen üzeri alüminyum kaplı büyük bir hangar. diyebilirim.Her aile için birkaç metre kareden oluşan karyola yüksekliğinde tahtadan yapılmış ranzalar.Hangar içinde herkes birbirini görüyor,bir gürültü uğultusu sürüyordu.Kulaklarımız iyiden iyiye bu gürültülerden rahatsız olmuştu.Yemekhane de benzeri boyda idi.Yağlı ve güzel yemekler pişirilmişti.Göçmenler birkaç gündür sıcak yemek yiyememişlerdir diye sıcak çorba ve yemek veriliyordu.Su konusuna gelince her iki hangarın yanında uzun bir boruya takılan musluklardan sular akıyordu.Temizlik konusuna olduğunca ağırlık verildiği gözleniyordu.Duylar alındıktan,yemekler yendikten sonra sıra aşıya gelmişti.Sağlık ekipleri erkekleri ve kadınları ayrı ,ayrı kabinlerde aşılıyorlardı.Aşı işlemi bittikten sonra Tuzla Limanına giderek hayvanların karaya nasıl çıkarıldıkları konusunu izlemeye gelmişti.Bazı hayvanlar tahtadan yapılmış sandıklar içersinde indirilirken,manda ve sığırlar boynuzlarına takılan vinçlerle motorlara indiriliyor,motorlar onları alarak limana getirip karaya çıkarıyordu.O zaman Tuzla da rıhtım olayı yoktu.Vapur açıklarda durur,motorlarla boşaltma yada bindirme işlemleri yapılıyordu.

Boşaltma sırasında bazı hayvanların korkudan yada koca gövdeyi iki boynuzun taşımasından olduğunca etkileniyorlardı.Av köpekleri insanlarla birlikte karaya indirilmişti.Babamın bir arkadaşı vapura bindiklerinde kendilerine yer kalmadığını görerek.bağırmış salonda ben sizin gibi Türkiye ye köpek değil asker götürüyorum. Bize de yer açın bakalım demişti.Bunlar benim izleyebildiğim karelerdir.

Akşam olmuştu,yorgun ve uykusuzduk.Bina içinde gündüz meydana gelen gürültüler biraz azalmış,uykusu gelenler üzerine bir örtü örterek derin uykuya dalmıştı.Kadın erkek.çoluk çocuk aynı bina içersinde yüzlerce aile birbirinin hareketini izleme olanağı buluyor.Yatakhane de aralıklarla tavandan  sarkan elektrik lambalarının ışıkları bizim için çok yeni bir olgu idi.Biz lamba ile aydınlanıyorduk.Elektrik vardı ancak bize yani Türklere verilmiyordu.Saatler ilerledikte tek tük öksürük sesleri duyuluyor,herkes uykusunu almaya çalışıyordu.Bu anlattıklarımın bir parçası olabilir,benim yakalayamadığım ne kareler vardı belki amma ben onları yakalayamamışım demek ki.Sabah kahvaltısı için yemekhane bölümüne geçildi,peynir,zeytin birde reçel vardı kahvaltıda.Zeytini  babamın kucağında yıllar önce bakkalda tanımış,yiyememiştim,Bu sefer annem daha bakalım kahvaltımızı yapalım yavrum dedi.Midemize ana vatanın ürünlerini midemize indiriyorduk.Besin maddeleri biraz değişikti.Çoğuna  yabancılık çekmedik.Ekmekler küçük, küçük pişirilmiş,beklide biz göçmenler için özel olarak hazırlatılmışlardı.Ekmekler beyazdı ve çok tatlıydı.Yemek bitmeden ekmeği bitiriyorduk.Yemeklerin çok yağlı oluşu çoğu göçmende rahatsızlıklar oluşturmuş,lavabolar boş bırakılmamıştı. Tuzla küçük bir liman ve tren istasyonu idi.Göçmenleri gidecekleri yerlere götürecek olan vagonlar ayrı, ayrı saptandı ve insanlar kara vagonlara bindirildi.İnsanlardan önce vagonlara eşyalar yerleştirilmişti.Bu anlattıklarım birkaç saatte oluşan sonuçlar değil.Yaklaşık iki hafta Tuzlada kaldık sanırım.Sahil boyunda tren istasyonunda çok gezindik arkadaşımla.Denize doğru,yani sizin anlayacağınız uzaklara doğru  saatlerce baktığımızı bilirim.Neden bakıyorduk,neyi arıyorduk,neden ayrılmıştık,bir türlü bunları satırlarla ifade etmek zor.İstanbul’a da daha önce gelmiş olan göçmen yakınları akrabalarını Anadolu ya yolcu etmek için gelmişler,kucaklaşanlar.ağlaşanlar,olanlara bir köşeden seyirci kalanlar,gençler.ihtiyarlar,hele de çocuklar çok heyecanlıydılar.Kara vagon iyiden iyiye dolmuştu.Hani tıka basa derler ya işte o biçim.Tuvaleti yok.Kadın,erkek,çocuklar hepsi bir arada ayakta oturacak yer yok.Sizin anlayacağınız parklardaki gibi kanepeler falan yok.Adı üzerinde kara vagonlar.Durup dururken bu taşıt aracına kara tren neden desinler. Kara tren hasret kavuşturan neden denmiştir bilinmez.Çok öyküleri vardır o vagonların.Bazı vagonların yan duvarlarına tahta olduğu için bıçakla  kelimeler oyulmuştu.Ancak ben onlarda ne yazıldığını o zaman değil de şimdi bu satırları yazarken yorumluyorum.Onlarda gurbetteki sevgiliye birkaç söz.Ceza evinden bir başka ceza evine  trenle nakledilenlerin yazdıkları kelimelerden oluşuyordu.Allah kurtarsın.

Tuzla da karanlık iyiden iyiye basmıştı.Hava sıcak vagonun içi yanıyordu sanki.Bazı vagonların kapılarıılmıştı.Uyarıda bulunuldu.Kapıları kapatın tren hareket edecek diye.Su kabını doldurup acele vagonuna binenlerin görüntüleri insanı ister istemez etkiliyordu.Bu insanlar nereden nereye gidiyorlar.Ama çoğu insanlar gidilecek yurt parçasının neresi olduğunu bilenler,birbirlerine anlatırken duymuştum.Bizi Çorum’a vermişler.Yani biz hemen en uzağa gönderilen aileler arasında yer alıyorduk.Babamla annemi konuşurken  de aynı sözleri duydum.Heyecanlıydık.Makinist lokomotifin düdüğünü acı, acı birkaç kez öttürdü.Bu düdük o kadar dokunmuştu ki bilemezsiniz. Benimde arkadaşlarım vardı onlardan ayrılmıştım.Bana eşlik eden tek arkadaşım vardı.Onunla dertleşiyorduk ara sıra.Başka ne yapabilirdik ki.Bazen ikimizin de gözlerinden yaşlar aktığına tanık olmuşuzdur.Lokomotifin kocaman tekerlekleri yavaş, yavaş dönerken uzaklaştıkça katarın hız alıyordu.Mendiller sallanıyor,eller,kollar,herkes kendine göre bir ayrılık işareti veriyordu yakınlarına.Bizim herhangi bir akrabamız yoktu İstanbul yada Tuzlada.Yıllar sonra İzmir’e Ankara Garından trenle giderken,katardaki tüm arkadaşların yakınları vardı ama benim yoktu.Yaşanmayınca bu sözcüklerin değer ölçütleri belirlenemez diyorum.Onun için diyorum ki kimse benim gibi yalnız kalmasın.

Tuzla istasyonundan iyiden iyiye uzaklaşmıştık.Vagon içinde konuşmalar,ağlamalar,gözyaşları giderek yerini sessizliğe bırakırken,Tuzla misafirhanesinde ki beslenmenin bir sonucu olarak lavabo ya ihtiyaç duyan erkekler oldu.Tren seyrederken kapıyı açarak vagon a dışardan tutunarak  lavabo ihtiyacını giderenleri gördükçe yolculuğun öyle sanıldığı gibi çok rahatlık içersinde yapıldığını söyleyemeyiz.Kısaca bizim yolculuğumuz kara vagon içindeki olanaklar çerçevesinde gerçekleşiyordu.Göçmenlerin lavabo ihtiyaçlarının dikkate alınması uyarısı yapılmış olmalı ki bazı küçük istasyonlarda daha uzun bir süre kalınıyordu.mevsimin yaz olduğunu  söylemiştim.Öğleyi geçerek Eskişehir’e geliyoruz sözleri geçmeye başladı konuşmalarda .Eskişehir de benimde dayım vardı.Onu çok özlemiştim.Anavatana kaçak olarak gelmiş,yurda Edirne yakanlarında bir buğday tarlasının içinden  yöredeki sınır karakoluna getirilmiş.daha sonra da Eskişehir’e ailesine gitmesi için gerekli işlemler yapıldığını duymuştum.Dayımı göreceğim derken benim heyecanlanmama neden olan olay etrafımdakileri de harekete geçirmişti.Annem babama soruları peş peşe sormaya başlamıştı.Ne zaman geleceğiz,daha çok vakit var mı ağabeyim  bizim geleceğimizi acaba duydu mu, onu görebilecek miyiz diye.Kara vagon da istasyona yaklaştıkça bir hareketlenme başlıyordu zaten.Bunun tek nedeninin lavabo meselesi olduğuna tekrar değinmek isterim.O dönemlerde tuvalet ihtiyacını sık, sık çekmemek için bugün ki gibi bildiğiniz içecekler yoktu.Tek bilinen şey içecek olarak su ve gazoz vardı.Kimsenin aklına o dönemde şeftali gelmiyordu.

Nihayet katar istasyona girmeden o meşhur düdüğünü öttürmeye başladı.Vagonun tahta aralarından dışarı da bir hareketliliğin olduğunu izliyorduk.İnsanların istasyona dek koşar adımlarla gittiklerini gördükçe istasyona geldik diye seslendim.Babam,annem kapıya yöneldiler.Kapı da sanki aşağı inebilmek için b ir kuyruk kendiliğinden oluşmuştu,bu benim yaşadığım ilk kuyruklardan ilkiydi bir bakıma.

Katar yavaşladı, yavaşladı ve Eskişehir istasyonunda bir gacırtı.gucur tu sonucu durdu.Kapılar açıldı.Vagon kapısı  her iki yön için açılmıştı.Rayların bulunduğu tarafa inenlerin dikkatli olmaları isteniyordu.Bir başka katar gelebilir ve kazalar oluşur diye.

                

          

 

 

           UZUN KONAKLANAN ESKİŞEHİR İSTASYONU

 

 

  Eskişehir Anadolu ya gerçekleştirilen en büyük göç alan kent olarak bilinir.Nitekim öyle olmuştur.Bakıldığında Bursa,Eskişehir göç alma konusunda adeta yarış etmişlerdir.Konuya içtenlikle bakıldığında devletin aldığı göçlerin  genellikle batı kentlerine yerleştirmiş olmasında isabetli hareket ettiğine dikkati çekmek isterim.Devletin  yada özel teşebbüsün elindeki fabrikaların  Ankara’nın batısında toplanmış olması o dönemlerde doğal olarak görülmelidir.Yatırımcı genellikle uzun vadeli bir güveni görebildiği yerleşim birimine yapmayı amaçlamıştır.Birde yerleşik nüfusta güvenlik için aranan koşullardan biriside eğitil ve kültür ilk sıralarda yer almaktadır.Eğitimsiz insanların insanlara ve üretim tesislerine bakışısı eğitilmişlere göre çok azdır.Eğitimli bir insan bir üretim merkezine hiçbir zaman zarar veremez.Bursa,Eskişehir ve batıda eğitim ve kültür gelenekleri çok eskidir.Her tesisin gelecek için bir umut kaynağı olacağını işçi kesimi bilir.Benim dayım ile amcam Bulgaristan dan ana vatana kaçak olarak geldiler.Birkaç kez sınırda yakayı ele verip ceza evinde yatıp çıktıktan sonra tekrar eyleme geçerek Anadolu ya gelmişlerdir.Dayım zaman ,zaman kaçış ta başına gelenleri anlatırken nefes kesen yaşam kesitlerini görmek mümkün.Dayım bizden önce Anadolu ya çocuklarını göndermiş ve onlar Eskişehir de konaklamışlar.Bulgaristan Türklerin göç olayını aza indirmek için aileleri bölerek geçici izin vermekte,o nedenle geri dönüşler olmakta idi.Dayım sonradan kaçarak Anadolu ya geçti. Konaklama yeri iş ve aş bulmada kolaylık gösteren bir il olarak Eskişehir seçildi.Bizimle onların Anadolu ya göç olayı bir birine benzemez.Bizi iki devletin anlaşması üzerine Anadolu ya göçüşümüze izin verilmiştir.

Tuzla dan hareket eden göçmen treninin ne zaman Eskişehir de olacağı oradakiler tarafından bilinmiş olmalı ki,biz daha Eskişehir tren istasyonuna gelmeden çok sayıda göçmen yakını istasyon da buluşmuş.Bizim katar düdüğünü birkaç kez öttürmeyi gerçekleştirdikten sonra istasyonda ki peronda yerini aldı.Kara vagonun yan kapıları yani kanatlarııldı ve biz yere inmeye başlardık.Annem benim elimden tuttu,babam daha önce aşağıya inmişti,o kollarımın altından tutarak beni aşağı aldı.Annemde indirildikten sonra  istasyon yöresindeki  akasya ağaçlarının altından birisine yönlendik.Hava çok sıcaktı.Vagon içersinde çok bunalmıştık.Bir süre burada durulacağı bilgisi verildi.Biz bir yandan akasya gölgesine ulaşmak isterken öbür yandan dayımın bizi bulup bulamayacağını,görüşme olanağını nasıl buluruz düşününde iken

Dayımın uzakta elinde bir karpuzla bize doğru hızlı, hızlı yürüdüğünü gördük.Ağabeyim dayımı karşıladı elinden karpuzu alarak onu biraz olsun rahatlattı.Dayım kadar bizde heyecanlıydık.Aylardır belki yıllardır  ailece birbirimizi den uzak kaldık.Gurbet sözcüğünü ta küçüklükten bu yana hiç mi hiç sevemedim.Hayatta birkaç ay olsun akrabalarımla bir arada yaşayamadım Onların sıcaklığından ,onlarla kan bağımız olduğundan mıdır,yoksa bana olan sevgilerinden midir bir türlü kestiremedim.Dediğim gibi gurbet sözcüğünü bir türlü sevemedim.Yıllar önce geldiğim bu dünyada çoğunlukla ömrüm yalnızlıkla geçti.Her halde gurbet sözcüğüne ısınamadım diye düşünüyorum. Akasya ağacı gölgesinde toplandık. Dayım çocuklar ne olacağı belli olmaz öncelikle şu karpuzu keselim ve biraz olsun serinlenelim dedi.Mevsim yaz aylardan ağustos,karpuzun bol bulunduğu yani kırsal alanda tarlalarda ki karpuzlar her yerde olgunlaşmış durumda.Sıcak bölgelerden gelmiş bir karpuz olmadığını vurgulamak istiyorum.Dayım beni çok sevdiğinden ilk karpuz dilimini bana uzattı.Ben ailenin en küçüğü idim herhalde ondandı diye düşünüyorum.Dayım karpuzu keserken ben dikkatlice  bıçağına baktım.Bıçak parlaktı,hem de çok parlaktı yani karpuzu çok kestiği belli idi bıçağın.Dayım en son dilimi kendisine bırakmıştı.Ona kalan dilim biraz küçüktü amma dayım bize birer dilim karpuz yedirmiş olmaktan mıdır nedir çok sevinçliydi.Beni defalarca kucakladı öptü.Memleket kokusu var üzerinizde dedi. Onunda uzaklarda kalan akrabalarının özlemi içinde olduğu belli idi.Hani insan akrabalarının yanlarında ya da yakınında olmasını ne kadar arzuluyor.Ben akraba değil akrep sözcüğüne pek inanmıyorum.Akrabalar birbirini muhakkak sevip saymalıdır diye düşünüyorum.

Karpuzu yedikten sonra dayım çocuklar nereye gidiyorsunuz? Sorusunu yönelttikten   sonra adını duydum oranın ancak görmedim.Orada fabrika filan yokmuş,çiftçilik önde imiş,orada işi biraz bulursunuz burada kalın .Biz  Ömer ile gidelim eşyaları son istasyondan alıp geliriz dedi.Annem olmaz ağabey dediklerini çok iyi anladım.Ancak benimde bir düşüncem odur ki Devlet bizi nereye uygun görmüşse oraya gidelim.Geçinemez isek bir ara gelir konuyu size aktarırız dedi.Ama şimdi hayır devlet ne dediyse biz orada olmalıyız dedi.Dayım anladım Zehra seni çok iyi anlıyorum,Devletine ilk anda güçlük çıkarmayışünmüyorsun.Seni kutlarım dedi.Ağabeyim yakandaki çeşmeden testimizi su ile doldurmuştu.Hani meşhur o su testileri insanların tarlada bağda bahçede hemen her iş yerinde yakınında gölgede sahiplerini  yada sahibesini rahatlatacağı yerde beklemektedir.Bir bardak su ile bir dilim ekmek insanlara ne kadar ne ölçüde hayat verebilir.Ama hiç yoktan elbette çok büyük bir ikramdır diye düşünüyorum. 

Biz konuşa duralım makinist ilk uyarısını yapmıştı bile.Göçmenler trene binsin çağrısı yapıldı.İşte bu bildiriyi alan insanlar arasında göz yaşları,ahlar vahlar sesi yükselmişti.Çok kısa bir mutluluk da olsa çok iyi bir görünümdü.Demek ki insanlar birbirini uzun süre göremeyince bazı kırgınlıkları da birden heybenin arka gözüne atmayı biliyorlardı.

Kara vagona önce beni attılar sonra da kendileri bindiler.Vagon birden yükünü almıştı.İğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalıktı ben yine annemin kucağı dibinde idim.Olanları aşağıdan yukarı yada yan taraflara ne taraf olursa olsun göz gezdiriyordum.Küçüklerin çok meraklı olduklarını bilirsiniz.Boşuna çocuklara çok bilmiş denmesi.Vagonun yan kapıları kapatıldı,kara tren yine acı, acı seslenmeye başladı.Kara tren boşuna denmemişti.Hasret kavuşturan mı yoksa hasreti başlatan mı bilemiyorum.Her halde tren insanlık tarihinde büyük,hatta unutulmaz  bir yeri olan taşıt aracı yada ulaşım  aracı olmuştur diye düşünüyorum.Lokomotifin tekerlekleri dönmeyi hızlandırdıkça hızda eşit olarak artıyor,demiryolu boyundaki ağaçlar görüldüğü gibi kaybolabiliyordu. Bundan sonra ilk büyük durağımız Ankara olacak dendi.Ankara sözcüğü kendisini her zaman hatırlatabiliyordu.Orası ülkemizin başkenti olmuştu.Enr zor günlerde.Düşmanı yurttan kovabilmek için ilk kakarlar Ankara da alınmıştı.İstanbul çoktan devreden çıkarılmıştı.İnsanımız  büyük Atatürk’ün etrafında  kenetlenmişti adeta.Öyle söyleniyordu kara trenin içinde ki vagonda.Ben duyduklarımı beynimin bir köşesine bunları bir bant gibi kaydediyordum.Vagonda kiler sanki bir aile olmuşlardı birkaç saat içinde.Herkes birbirine saygılı davranı yor,kimse ,kimseyi incitmiyordu.

Vagonda giderek bir sessizliğin baş gösterdiğini anlamış olmalıyım ki annemin kucağı dibinde uyuyakalmışım.Gözümü açtığımda ortalığın karardığını gördüm.Anneme neredeyiz dedim.O da Ankara ya yaklaşmışız yavrum dedi.Oğlum demekle yavrum demek arasında bana göre birbirini tamamlayan iki sözcük.Sizce hangisinin daha önde olduğunu bilemem de ikisi de birbirini tamamlayan sözcükler diye düşünüyorum.Ankara istasyonuna yaklaşmıştık ki biden bir aydınlığı fark ettik.Karanlıktan kurtulmuş aydınlığa kavuşmuştuk.Burası olsa, olsa Ankara olur demişlerdi büyükler.Bir okur-yazar göçmen istasyonun başlangıcında ki Ankara sözcüğünü okumuş bize burası Ankara demişti.O günkü istasyon binası bende öyle bir iz bırakmış ki unutamıyorum. Aydınlıktan herkes yararlanıyordu.Kısaca herkes nasipleniyordu.Ama bırakıp geldiğimiz yerde öyle değildi.Bir taraf karanlık bir diğer taraf aydınlık.Karanlıkta olanlar Türklerdi.O günleri unutmam mümkün değil.Bunları sizlere aktarmakla kendimi görevli sayıyorum.

Katar Ankara Garında durmuştu.İstasyonda göçmen kafilesini görmek isteyen yüzlerce kişi akşamın ilk saatlerinde gara doluşmuştu.Gözler trenin  açık olan vagonlarla ,.vagonlardan aşağı inen göçmenlerdeydi.Meraklı gözler bizi izliyordu.Kendilerine benzeyip benzemediğimize  mi bakıyorlardı yoksa bunlarda bizim din kardeşimiz,kan kardeşimiz olarak mı bakıyorlardı bilemiyorum.Ama bilinmesi gereken bir gerçek var ki bizim mutluluğumuzu anlamanın yalnız bizlerce hissedileceğini bilmenizi isterim.O günkü hazzı bir türlü bulmak mümkün değil.O bakışlar ne bakışlardı bir bilseniz insan hemen kucaklayıvermek istiyor karşısındaki insanları.Böyle bir duygu anca kan kardeşliğinin çok uzun yıllara dayandığını hissetmekte olduğumuz için olsa gerek diye düşünüyorum.İnsan biraz daha,biraz daha mutlu olabiliyor. Ankara Garında ki o akşam ki görüntüler beni çok etkiledi.Burada güzel giyimli kadınlar,erkekler,gençler,çocuklar bir huzur içinde dolaşabiliyorlar,gelişmeleri izleyebiliyorlardı.Kendi kendime birkaç soru sormayı istemiş olsam da benim sorularıma yanıt verecek kimse yoktu yanımda diyebilirim.Soruları yanıtlamak kültürlü ,eğitimli insanların işidir.Biz eğitimsiz olduğu kadar  çok bilgisizdik.Ablam ile ağabeyim  dört yıllık ilköğretimi  tamamlamışlardı.Köyden başka bir yerleşim birimini birlikte görüyorduk.Onlarda şaşkın ,şaşkın etrafı izliyorlardı.Onlar genç ti.Onların duygularını dile getirmem mümkün değil ancak görünümleri  memnun olduklarını,sevinçli olduklarını belgeliyordu.Ankara Garını gezip görmeyi çok arzuladım ancak zaman uygun değildi.Ancak yıllar sonra İzmir’e askerlik görevimi yapmak için geldiğimde bir kez daha görmek nasip oldu.Bu sefer o zamanki gibi kalabalıktı ancak askere uğurlayıcılar arasında beni de uğurlayan tek kişi yoktu.Herhalde ben hep yalnız kalmışım ki defterime boş yerlere yalnız sözcüğünü çokça yazdığımı biliyorum.Bazı arkadaşlar zaman ,zaman beni uyarmışlardı, bu KONUDA.Ancak ben onlara nedenleri izah edebilecek ne zaman  ne de güç bulabildim.Arkadaşlarımı hiç ama hiç üzmeyi düşünmedim.

Ankara Tren İstasyonu göçmenleri adeta büyülemişti.Vagonda bulunanlar bizi buraya yakın yerlere  bari is kan etseler ne iyi olur.Başkentimize yakın olur sorunlarımızı çözmede gecikmeyiz dediler. Ben bu tür sözcüklerin o tarihlerde anlamını bilemezdim tabii.Yalnız konuşulanlar beynimin bir tarafına yazılmıştı duyduklarım.Vagonda yani katarda bulunan göçmenler Çorum ve ilçelerinde ki köylerle  Mecitözü ilçe merkezinde iskan edilmişler.Mecitözü’nde bir süre doğu mahallesi denen  bölgede tümden göçmenler oturuyorlardı.Sonradan buradan yurdun çok değişik yörelerine göç ettiler,bugün Mecitözü ilçe merkezinde göçmen sayısı yok denecek kadar azdır.Göçün genellikle Marmara Bölgesine kaydığını söyleyebiliriz.Göçmenler kalabalaşmış,ancak iş bulmak ilçede mümkün olmadığı için fabrika bölgelerine zorunlu olarak göç etmişlerdi.Göçü doğuran gerçek neden iş kaynaklarıdır.

Katar, uzun Ankara bekleyişinden sonra o meşhur ve yanık düdüğünü yine öttürmüştü. Göçmenler vagonlara binmeye başlamış,Başkent Ankara ya hoşça kal deme zamanı gelmişti.Göçmenlerin çoğu Ankara dan ayrılmak istemediklerini yaptıkları konuşmalarla ortaya koyuyorlardı.Ahlar vahlar Eskişehir deki gibi olmadı.Burada karşılayanların çoğunluğu göçmen yakını değil o dönemde ki Ankaralılardı.Tren hareket ederken Ankaralıların mendil salladıklarını gördük.Kısaca söylersek Ankaralılar da bizi kısa sürede sevmişlerdi.Gecenin ilerleyen saatlerde olmasına karşın Ankara gündüz  gibiydi.Her taraf pırıl, pırıldı.Vagonda bulunan göçmenlerden birisi Çorum’un Ankara ya çok uzak olmadığını,ancak tren yolculuğunun daha bir s üre uzayacağını söyledi.Ben bu sözlerden pek bir şey anlamamıştım.Gecenin geç saatlerinde Kayseri ye varınca yolun uzadığını anladık.Kayseri den sonra Sivas,daha sonra da Amasya ya varacaktık.Amasya göçmenlerin son durağı idi.Kayseri dede göçmenlerden akrabası olanlar istasyonda katarı geç saatlerde karşılamışlar.akrabalar birbirini gözyaşları akıtarak Kucaklamışlardı.Ben o tarihlerde akraba yada aile bölünmüşğünün ne olduğunu anlayacak bir yaşta değildim.Bildiğim ve aklımda kalan insanların birbirini kucaklarken neden göz yaşı akıttıklarıdır.Kayseri de yarım saat kadar kalan tren yine o acı düdüğünü  birkaç kez öttürünce göçmenler vagonlarda ki yerlerini almışlardı.Ağabeyim aşağıya inip istasyon binası yanında ki çeşmeden su testimizi doldurmuştu.Karnım iyiden iyiye acıkmıştı.Annem bize verilen kumanyalardan bir parça çıkınından çıkararak verdi ben verilen ekmek ve benzerlerini tükettikten sonra birde soğuk su içtim ve annemin kucağına kıvrılıverdim.Uyandığımda trenin hızla yolculuğuna devam ettiğini anladım.Vagon hizasından yine ağaçlar gözüküyor ve çabuk kayboluveriyorlardı.

Kara Tren yolculuğunda en çok sıkıntısı çekilen tuvalet ihtiyacının giderilmesinde çekilen sıkıntılardı bildiğim kadarı ile,rahatsız olanlar biraz daha sıkıntı çekiyorlar,kadınlar etrafına daire şeklinde bir toplanma sonucunda bir kaba ihtiyaçlarını gideriyor daha sonra da vagonun yan kapı aralığından demiryoluna  atılıyordu.Katar istasyonlarda sanırım bu nedenle biraz fazla kalıyordu.

Sabahın ilk saatlerinde Sivas’a ulaşılmıştı.Hava yaz olmasına karşın Sivas bayağı soğuktu.Soğuğu nerden anladınız derseniz vagonun aralıklarından içeri dalan soğuktan anladım diyebilirim.

Vagonda bir amca Sivas’ın Türkiye’nin önemli illerinden birisi olduğunu,Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyeti kurmasından önce buralarda hakla görüşme yaptığını,burada bir de kongre yapıldığı,insanların Atatürk’ü çok sevdiklerini söyledi.O sözleri dinlerken büyüyünce bunları bende öğrenip bilmeyenlere anlatacağım demiştim.

Katar burada da Kaysere de konakladığı kadar konaklamış,göçmenler ihtiyaçlarını gidermişlerdi.Bizim su testisindeki su henüz bitmemişti.Sıcak bir mevsim olmasına karşın çabuk, çabuk su içmenin  

Bazı sıkıntılar yarattığına tanık olmuştum.

Katar Sivas tan ayrılınca kuzeye doğru yönlenmişti.Bunu nerden anladınız derseniz güneş bize gerekli uyarıları yapıyordu.

 

 

 

 

                  SON İSTASYON AMASYA      

 

Tuzla-Amasya tren yolculuğu bizi olduğunca yormuştu.Gerçi yaptığımız bir şey yoktu ama bir kara vagon içinde saatlerce sıkışık bir durumda yolun sonunu beklemek öyle zannedildiği gibi kolay geçmiyor.uzaktan bakıp izleyenler belki  kara tren katarı geçerken ah bende o trenin içinde olsam diyebiliyor.Hani derler ya davulun sesi uzaktan iyi  gelir.Tren yolculuğu o dönemlerde en modern yolculuklar arasında ilk sıralarda yer alıyordu diyebiliriz.

Toplu taşımacılık o yıllara göre tek kurtuluş yolu olarak görülmüştüm zorluklara rağmen ülkenin en önemli bölgeleri demir ağlarla birbirine bağlanmıştı.Okuma kitabımızda 1875 kilometre diye bir şiir vardı,o şiir insanları çok şeyler söylüyordu.Demiryolunun öncelik alması  kaçınılmazdı.Sivas’ın Divriği ilçesinden Karabük’e demir madeni o dönemde ne ile ulaştırılabilecekti.Cumhuriyet Hükümeti ülkeyi demir ağlarla döşemeye karar vermişti.

Size o dönemde bizi  Tuzladan Çorum’a taşımak için trenin seçilmiş olduğunu kısa kesitlerle anlatmaya çalıştım.

Kara  tren sabahın ilk saatlerinde kayalar arasında bir kent olan Amasya ya düdüğünü öttürerek girmişti.Makinist düdüğünü farklı bir biçimde öttürmüş olmalı ki pencereler açıldı,ihtiyarlar,gençler,çocuklar tren istasyonuna doğru bakmaya başladı.Heyecan son noktasına ulaşmıştı.Ne var ne oluyor bir gelen mi var bizim bilmediğimiz diye  fısıltılar artmış olmalı ki,çocuklar elini yüzünü yıkamadan yalın ayak istasyona doğru koşuşuyordu.Onlar bize biz onlara bunlara ne oluyor.Kim bu gelenler gibi sözleri duyuyorduk.Yalnız başına istasyona doğru yürüyen orta yaşlı bir Amasyalı çocukların beklentilerine tercüman olmuş,gelenlerin göçmen olduğunu söyleyivermişti.Tren istasyonda ki yerini almış boşaltma başlamıştı.Trenden öncelikle insanlar indirildi.Göçmenlerde sezilen bir yorgunluk gözlerden kaçmıyordu.Akasya gölgelerine öbek ,öbek oturulmuş,iskan edilecek yöreye nasıl gidileceği konuşulmaya başlanmıştı.Ben şöyle bir benim arkadaşla istasyona doğru  yürüyüşe geçerek etrafı bir kolaçan etmek istedik.İstasyon etrafında otobüsler vardı.Anlamıştık,gideceğimiz yere bundan sonra otobüslerle taşınacağız,durumu gelip babamlara söylemiştim.Onlar belki biliyorlardı amma arkadaşımla ben bilmiyorduk Göçmenlerin eşyalarının bulunduğu vagonlar katarın son tarafına bağlanmıştı.Üzerinde kendimize göre isimler yazılmıştı eşyaların üzerine ya da kendimize göre işaretler konmuştu.Eşyalar gösterilerek teslim ediliyordu ailelere.Eşyalar bundan sonra kamyonlara yükletilecekti.Yükleme boşalt işlemi bir türlü bitmiyordu.Gerçi bizim öğle çok bir şeyimiz yoktu,birkaç parça balyadan ibaret kırılmaz eşyalardan ibaretti.Ufak bir sandık içersine de kırılacak kaplar yerleştirilmişti.Bildiğim kadarı ile bir çuvalda unumuz vardı.

 

               OTOBÜS YOLCULUĞU

          SON DURAK MECİTÖZÜ

 

Bir yandan trenden boşaltma yapılıyor,bir yandan da gidilecek yere göre eşyalar kamyonlara yükleniyordu.Bizim Çorum’un Mecitözü ilçesine gideceğimiz orada belirlendi.Oraya kadar biz Çorum sözünü duymuş ama  Çorum’un neresine gideceğimiz belli  değildi.Bizim için her şey bilinmeyendi,Oluşmalar sonrası bilgi sahibi olabiliyorduk.Bizim eşyalarımızı bir kamyona yüklediler,bir otobüs geldi.Eşyaların sahipleri de bu otobüse bindirildi.Otobüs yaklaşık otuz beş yada kırk kişiyi alabilecek kapasite de idi.Öğle sonrası idi Amasya dan Mecitözü’ne yolculuk  başlamıştı.Çocuklar annelerinin kucaklarında ,kadınlar koltuklarda ,erkekler belediye otobüsü gibi tümü ayakta idi.Güzergah belliydi.Yollar stabilize olduğu için otobüs her tarafı toz içinde bırakarak yoluna devam ediyordu.Bir süre yol aldıktan sonra bir askeri birlik içinden geçtik.Yol birliğin içinden geçiyormuş,Bunlar bizim askerlerdi .Bizim göçmen olduğumuzu anlamışlardı.Fiziksel bakımdan bizde onlara benziyorduk.

Burasının carcurum kışlası olduğunu, hemen az ilerisindeki yokuşun yani rampanın adı da carcurum idi. Yolun bakımsız olduğu ,otobüsün yol alışından,ara sıra kasislere girişinden,otobüs içinde ayakta olanların başlarının tavana  sık ,sık vurmasından başım şişti diyenlerin sayısının arttığından anlıyorduk.”Size o dönem karayollarının durumu hakkında da bilgi vermek isterim.Cumhuriyetin ilk yılları sayılır bizim Anadolu’ya gelişimiz.Yeni savaştan çıkmış bir ülkede güzel karayolu bulmak biraz zordur.Anlatmaya çalıştığım yolculuk insanların  toprağı tesviye yapılmış toprak yolu taşla donatmaları sonucudur ki adına taş yol demek lazım.Bugün ki gibi stabilize yollar gibi değil.O dönemde taşları ufalayacak kırıcılar henüz yurdumuza gelmemiş di.”Amasya-Mecitözü karayolunda bizden başka bir kafile daha yoktu,yol boyunda çalışanlar otobüs geçerken çapalarına dayanıp bizi izliyorlardı.O dönemde ne çapası yapıyorlardı bilemedim.Kadınlar erkekler beraber çapa yapıyorlardı.Tarla kenarında da bir iki çocuk beşiği vardı.İki kız çocuğu da beşikleri devamlı sallıyordu. Biz onlara,onlar bize gözden kayboluncaya dek baktık diyebilirim.Güneş henüz kaybolmamıştı ki biz Mecitözü ilçesine geldik.Bir büyük gaz deposu önünde durduk.Burada oranın yöneticileri bizim gelmemizi beklemiş olmalılar ki otobüsten iner inmez bizi kapalı olan yere aldılar.Eşyalarımızı da kamyondan indirerek sahiplerine teslim ettiler.Çok acıkmış olmalıyız ki bize hazırlanmış kumanyalardan dağıttılar.Kumanyamız sanırım zeytin,peynir yada yerel pekmezden ibaretti.Kumanyalarımız yufka içersine konan saydıklarımdan ibaretti.Su testimiz yanımızda idi.Ben kumanyamı çabucak bitirenlerdendim.Annem den su istediğimi anımsıyorum.Duvarları sıvasız kerpiçten yapılmış büyükçe bir bina idi.Burası  biz gelmezden önce ilçenin gaz deposu olarak kullanılıyormuş,Toplu olarak burada bir gece göçmenler ilçenin misafiri olduk.Tavana birkaç tane  gemici feneri astılar  aydınlanmak için.Eşyalarımızdan birkaç tanesini  geçici olarak açtık ve üzerine yattık.Çok yorulmuştuk.Ben çok geçmeden uyumuşum.Ne kadar uyuduğum bilemiyorum,Sabah gözümü açtığımda gemici fenerlerinin daha yandığını gördüm.Dışarı da sesler giderek artıyordu.Çocuklar meraklı olur ya biz işte o meraklılardan idik arkadaşımla.

               KAĞNI İLE ÇIKRIK YOLUNDAYIZ    

Yolculuğa başlamazdan önce size biraz kağnı denilen o taşıt aracını tanıtmak isterim.”Kağnı kocaman iki ağaç tekerlek üzerine konmuş dar üçgene benzeyen ağaç bileşimleri altında ,yine iki sert ve kısa ağaç parçası arasında dönen  kenarları demirli büyük tahta tekerlekler. Büyük tahta tekerleklerin bağlı bulunduğu yontulmuş ağaca mazı bulunmaktadır.Mazı döndükçe üzerindeki yüke göre çok güzel sesler çıkarır.Hani insan böyle bir sesin şimdiye dek neden bir kaydının yapılıp da insanlığa tanıtılmayışını  bir kayıp olarak görenlerdenim diyebilirim”.Kağnı denen taşıt aracına yalnız manda ve öküz denen hayvanlar koşulur.

 Çok sayıda kağnı gelmişti.Kağnı sahipleri kağnılara koşulu hayvanların başında bekleşiyorlardı.Bunlar bizi köylerine götürmek için gelmişlerdi.Mevsim yaz,aylardan Ağustosun ikinci yarsı.Erkeklerin yalnızca  ayaklarında pantolon yerine beyaz pijamaya benzer giysiler vardı.Biz ilk kez kağnıyı böylece Mecitözü ilçesinde görmüştük.Bizi Çıkrık Köyüne götürecek olan kağnılar sıra ile eşyaların bulunduğu yere yaklaşıyor,eşyaların yüklenmesinden sonra aileler de o kağnıların yanında yer alıyordu.İşlemler tamamlanmış,kağnılar dan oluşan konvoy  Çıkrık Köyüne doğru yürüyüşe geçmişti.At arabası gibi yol alamıyorduk.Tekerlekler üzerindeki yüklerin ağırlığına göre kulağa hoş gelen sesler çıkarıyordu.Yolculuğumuz bir iki saat hep rampa çıkmak oldu.Zaman zaman kağnıdan inip yürüdüğümü biliyorum.Kağnılarda devamlı kalan ihtiyarlardan başkaları değildi.Baba annem kağnının bekçisiydi sanki.Yolun zirvesine çıkmıştık ki yolumuzun sol tarafında bir çeşme vardı.Kağnı sahibi köylülerden birisi burasının BELPINAR olduğunu yolumuzun bundan sonra devamlı rampa inişli olacağını,kısa sürede daha çok yol alabileceğimizi söyledi.Hayvanlar kağnılardan çözüldü.Her kağnıda bir dayak vardı.Dayak kağnının tüm yükünü tutuyordu.Bel pınar’ın suyundan bizde  orada kaldığımız sürece birkaç kez  içtiğimi biliyorum. Çeşmede birde çamdan oyulmuş bir ağaç parçası vardı su içmek için. Hemen her kağnıda  bir tane çam ağacından oyulmuş su bardakları vardı.Bunlara  doldurulan suyun kolay ,kolay ısınmadığı,bu bardaktan su içenlerin çam kokusunu da hissettikleri söylendi.O yıllarda en iyi  su kapı olarak çamdan yapılmış bardaklar her evde birkaç tane bulunuyordu.Bir küçük bardakta kağnının bir tarafına  bağlanmış, hareket ederken o da sağa sola sallanıyordu.Yolculukta ekmek ,su  yolcunun en önde gelen besin maddesi oluyor.Bardaktan biraz su alarak yenen yufka dürümlerinin tadını unutamazsınız.Yufka içine konulan pekmez,bal,yumurta,peynir,çökelek,domates.biber gibi sebzeler de yer alabilir.Hele biraz maydanozla marul koyarsanız yufka dan yapılan dürüm içersine tadını bir türlü unutamazsınız.

 

 

 

         RAMPA İNİŞİ HAYVANLARI ZORLUYOR  

 

 

Belpınar da serinleyen herkes bir süre sonra rampa aşağı nasıl ineriz sorusu ile karşılaştı.Kağnıların frenleri yoktu  motorlu taşıtlarda olduğu gibi.Kağnı sahipleri yol kenarında b.ulunan çalılığa giderek kağnılara fren görevi yapabilecek dalları kesip getirdiler.Bu dallar kağnıların arkasına bağlandı,kağnı sahipleri  ile orada hazır bulunan erkekler  bağlanan bu dalların üzerine bindiler.Kağnıcılar hayvanları harekete geçirecek birkaç söz sonrası kağnılar yavaş ,yavaş inişe doğru hareketlendiler.Hayvanlar hakikaten  kağnıyı frenlemek için o kadar çaba harcıyorlar ki insanın bu gelişmeye bir türlü inanası gelmiyor.Hayvanlar rampa çıkışından çok inişlerde  zorlanıyorlar.Ağaç tekerlekler istenilenden kolay dönüyor ve hayvanları aşağı doğru sürüklüyor.Kağnı arkasına bağlanan ağaç dalları ve üzerindeki insanlar oluşan hareketlenmeye akıl erdiremiyorlar.Dallar ayaklarının altından kurtulunca kağnılar olanca hızlarını artırıyorlar.hayvanları adeta sürüklüyorlar.Bir kağnı sahibinin aşağı doğru kolay ineriz,bundan sonra daha çabuk yol alırız demesi bu saatler içinmiş herhalde.Ağaç dallarının sürüklenmesi ile oluşan bir toz bulutu  güzergahta birden yükselmişti.Ağustosun ikinci yarısı her taraf toz toprak içinde.Düzlüğe  yaklaşık bir saat içinde indik,indik amma hayvanlarla insanlar  hemen orada bulunan tüm canlılar çok yorulmuşlardı.Kağnı sahipleri,”Burada biraz soluklanalım.Hayvanlarda bizde  olduğundan çok güç harcadık dediler”.Bir süre sonra kağnı konvoyu Çıkrık Köyü yolculuğuna tekrar başladı.Geceyi uykusuz geçiren kağnı sahibi köylüler kağnı önünde adeta uyur gezer gibi yol alıyorlardı.Hayvanlar sahiplerinin durumunu çok öncesinden öğrenmiş gibiler,Kağnı sürücüsü bazen yere düşecek gibi oluyor amma hayvanlar aşağı eğilerek sahiplerini düşmekten alıkoyuyorlar.Bu oluşum gerçekten dikkatleri çeken bir olgu idi diyebilirim.Aşağı inerken dizlerinin bağı çözülenler düzlükte kağnıya binmeyi uygun buldular.Bir süre bu tür yapılan bir yolculuk sonu yine rampa yukarı çıkma olayı başladı.Hayvanları fazla yormamak için gençler ve çocuklar kağnıdan indiler.Hani çok eskiden postacıların heybelerine hızlanabilmek için konulan taşları aşağı atmaları gibi.Çok ağaçlı bir köyün kenarından geçerken çocuklar bize uzun, uzun baktılar.Bir kendilerine birde bizim giysilerimize göz diktiler.Onların pantolon yerine giydikleri dokumadan dikilmiş pijamalar vardı.Çocukların saçları bizimkinden çok farklıydı.Okullar kaplı olduğundan çocuklar işten güçten saçlarının uzadığından farkları bile olmamış,O yıllarda küçük yerleşim birimlerinde berber bulunmuyor.on beş günde bir köye gelen berber,yazın bir ağaç altında,kışları bir köy odasında erkekleri tıraş ediyordu.”İçimden bu ağaçlı köy bizim geleceğimiz köy olsaydı diye geçirdim”.”Yıllar sonra anılan o köyde  dörder yıl olmak üzere iki kez öğretmenlik yaptım”.

Güneş iyiden iyiye aşağı doğru yönlenmiş,nerdeyse dağların arkasına saklanacak duruma gelmişti ki biz Çıkrık Köyüne ulaştık. Kağnılar köy kenarından iç erlere doğru  ilerlerken mazıların çıkardığı o güzel nağmeler sokaklara dağılıyor,çocuklar bu sesin geldiği tarafa doğru koşuşuyorlardı.Yollar olduğunca tozlu ve topraklıydı.Çocukların ayakları sanki  ayaklarına  yapışan tozlardan gözükmüyordu.Çocuklar gibi bizde heyecanlıydık.Kağnılar köy içerinse doğru ilerlemeye devam ediyorlar,her evin önünden geçerken kadınlarda  bizlere doğru bir göz atmayı ihmal etmiyorlardı.Bizim geleceğimizi bilmiş olmalılar ki kağnı sesi duyunca kapı önüne çıkıveriyorlardı.Kadınlar yaşmak yapıyorlardı.Yalnız gözleri gözüküyordu.Bizimle beraber o köye giden kadınların başında tülbent ya da çemberler vardı amma onlar ağızlarını kapamamışlardııkrık Köyünün ortasında büyükçe bir cami vardı.Caminin yanında o zamanki gözümün gördüğünü size tarif edeyim.Tek katlı büyükçe ve uzunca bir bina birkaç gözden ibaret.Burası medrese olarak kullanılmış,insanlar, burada dini bilgileri  almışlar.Medrese önünde geniş bir alan var.Bu alanın etrafında taştan örülmüş bir ya da bir buçuk metre yüksekliğinde ihata duvarı var.Meydana ve medreseye giriş bu kapıdan yapılıyor.Bu duvar anılan binanın uzun  süre ayakta kalmasını sağlamış diyebiliriz.Kağnılar o güzel müzikten oluşan sesleri ile bu meydana giriyor ve eşyalar ondan sonra medrese içersine taşınıyor.Kadınlı erkekli çocuklardan oluşan bir kalabalık.Küçükler genellikle geriden olanları izliyorlar,yaşlı erkek ve kadınlar eşyaları taşımaya ve yerlerine yerleştirmeye çalışıyorlar.Yüksek taş duvarın yanında yüksekliği iki metre kadar birkaç tane yufka ekmeği direkleri var.Yufkaların nasıl yeneceği konusunda  göçmenler henüz bir bilgi sahibi değiller.Göçmenler geldikleri yerlerde genellikle fırınla bu ekmek konusunu çözümlediklerinden yufkayı yılın belirli zamanlarında ve konukların geldiği zamanlar açarlardı. Onların börek için açtıkları yufkalar bunlara  olduğunca benziyor,ekmek için açılan yufkalar biraz ince açılıyor,aradaki fark bundan ibaret denilebilir.Göçmen kadınların sırtlarında siyah renkli ferece(çar)denilen   boydan aşağı kullanılan giysiler,Çıkrıklı kadınların ise kullandıkları siyah beyaz çarlardan ibaretti.Mevsim yaz olduğu için

Bazı Çıkrıklı  hanımlar  çarsızdı.Ama bir gerçeği burada vurgulamakta fayda görmekteyim.Kadınlar  eş cinsleriyle  çok çabuk kaynaştılar,Konuşmalar birbirine benzerlik gösterdiği için olsa gerek  çabuk uyum sağladılar.Biraz önce kadınların iki yüksek direkten oluşan yufka yığınlarının  ailelere paylaşımı gerçekleştirildi.Bir yaşlı Çıkrıklı hanım oradakilerin annesi sayılacak yaşta.O yufkanın bir bölümünü ıslayarak nasıl saklanması ve yenilmesi konusunda uygun  bir lisanla göçmen kadınlara  gösterdi. Bu arada Çıkrıklı hanımlar sebze ve meyvenin yanında bizim Ekşimik,onların ise çökelek denilen sütten yapılan bir yiyecek türü.Peynire yakın bir tadı var. Annem ıslak ekmekten bana yarım yufka ekmeğine biraz çökelek koyarak sardı sarmaladı uzattı.Gerçekten ben acıkmıştım.Yaz günü günler uzun,birde yolculuk yaptık  gerçekten iyi acıkmışım.Ben dürüm denilen ekmek yumağını tatlı ,tatlı yudumlarken,yanımda duran ve beni izleyen çocuğa dürümden biraz kopararak verdim.Bu kez ikimiz de tatlı ,tatlı yemeğe başlamıştık ki bir  Çıkrıklı hanım *bakın ,bakın nasılda acıkmış gibi birlikte yiyorlar* dedi. Çökelek dürümü nün bir bölümünü  verdiğim çocuk uzun süre arkadaşım oldu.İlkokulu onunla birlikte tamamladık.Ben Köy Enstitüsü ne giderek okuyup öğretmen oldum o arkadaş köyde çiftçi oldu.

    Akşamın geç saatlerine dek medrese önündeki kalabalık hep bizi konuştu diye bilirim. Bunlara yeni ev lazım. Onlar bu bir göz odada uzun süre kalamazlar,onlara boş ev bulup yerleştirilmesi lazım şeklinde görüşler başlıca konuşulan sözcüklerdi.Muhtar ile görevli komşular göçmenlere ev bakmaya,araştırmaya başladılar.Sabahın erken saatinden gelen bir komşu haydi Ömer ağa seninle şöyle bir gezinti yapalım sana bir ev bulabilecek miyiz dedi.Babam çok sevindi.Onların arkasından bende gittim.Onları uzaktan takip ediyordum.

Yukarı mahallede boş bir bina bulundu.Sağı solu  kontrolden geçirildikten sonra buraya taşınmaya karar verildi.Babamla ikimiz geçici evimize gelerek yeni evimizi  bulduğumuzu söyledik.Annem ve evdekilerden bir gurup bize bulunan eve gittik.Ev yapılırken duvarlar mala ile sıvanmış o kadar.Zaten içinde pek duran da olmamış,burada uzun süre kalabileceğimiz  söylendiğinde çok sevinmiştik.Anayurtta bizim ilk yuvamız olacaktı burası.Komşulardan sıva için gerekli malzemeler sağlandı.Annem yanında başka bir göçmen kadınla ikisi evi baştan sona kadar sıvadılar sıva denilen olay çamur bulamacının duvardaki yarıkları kapatmaktan ibaretti.Ancak kuruyunca eve yeni bir çehre ,bam başka bir güzellik verdiği bir yana  duvarlar mis gibi kokuyordu.Çıkrıklı komşu kadınlar annemin sıvasını bir süre inceledikten sonra bizim evi de böyle sıvayabilir misin demeye başladılar.Annem de !inşallah bir kere yerleşelim dediğiniz olur !dedi.Hanımların ,annem sıva işlemini tamamlayıncaya dek gelmeleri,kolay gelsin diyerek ayrılmaları annemi çok sevindirmişti.Temizlik işlemini güneş battıktan biraz sonra tamamlayan annemle birlikte  misafir olarak konakladığımız yere gittik.Babaannem bir tencere başında yemek yapmaya çalışıyordu.Bu misafir olarak konakladığımız bu yerde ilk sıcak bir yemek olacaktı.Tencere de ne var diye sorduğumda babaannem bulgur pilavı yiyeceksin oğlum demişti.Biz bulgur pilavını bilmiyorduk.Baba annemin yanandaki komşu kadın ona yemek konusunda bazı tarifler yapıyordu.Aslını isterseniz ben ne konuşulduğu konusunda herhangi bir merak sahibi değildim.Ben öncelikle yemeğin pişmesini ,birlikte akşam yemeğini yiyebilmemiz de idi.                                                                                                                       

 

                       YENİ EVİMİZE  TAŞINDIK

Sanırım geçici konuk evinden üçüncü gün yeni evimize taşındık.Elle taşınacak eşyalardan bir kısmını elimize aldık bir kısmını da komşunun koştuğu kağnıya yerleştirdik.Çıkrık Köyünün ortasından yukarı mahalleye kağnı arkasında,taşlı yollarda kağnının devrilmesi tehlikelerini yaşayarak bizi misafir edecek konutumuza ulaştık.Yaşıtım olan çocuklar bizim evin önünde ki dam üzerinde oynuyorlardı.Benim de oynamak canım istedi amma evimize  eşyalarımızı yerleştirmemiz,aileme yardımcı olmam gerekiyordu.Onları bırakıp oynamayı seçemezdim.Ailemi en önde düşünmem gücümün yettiğince onlara yardımcı olmayı amaçlamam gerekir diye düşünüyordum.Evimize yerleşecek,bizde çevremize ayak uydurmaya çalışacaktık.Yeni evimize geç saatlerde yerleşme işlemini bitirdikten sonra akşam yemeğimizi yemiş ve yorgun olan ailenin tüm fertleri yeni evde ilk geceyi geçirmek için odalarına çekildi.Ben baba annemin kaldığı odada kalıyordum.Kısaca altı kişiden olan ailenin iki ve dört kişiden olmak üzere iki ayrı odada kalmaları kaçınılmazdı.Başkaca kalacak bir oda daha yoktu.Bunu önümüzdeki günlerde çoğaltmak için evin yapısında bazı eklerin yapılması gerekiyordu.

Yeni evimizin birkaç gün içinde değişim göstermesi mahallede çok kısa zamanda gözlenmiş olması ,bilhassa kadınların meydana gelen güzelliğe sahip olma hevesleri kendini çok geçmeden kendini göstermiş.anneme sıva yapmak için teklifler yağmaya başlamıştı.Sabahın erken saatinden itibaren akşam saatlerine dek süren annemin çalışması bir süre daha süreceğe benzediği gerçeği bir taraf edilemiyordu.Evin günlük yiyecek tüketimi için yeni bazı atılımların yapılması gerekiyordu.Babamın ailemizin yaşamını sürdürmesine,tüketimin bir bölümünü karşılayacak bir oluşmaya adım atmış olması sevindiriciydi.

             EVİN YANIBAŞINA EKMEK FIRINI YAPILDI

İki gözlü bir holden oluşan evimizin ön kısmındaki boşluğa bir ekmek fırını yapma fikri babamdan gelmiş,annem ise bu fikri desteklemişti.Yapılacak bir eylemle ilgili evde bir durum muhakemesi yapılıyordu.Aileye bir yenilik gibi geliyordu fırın olayı.

Yol ile ev arasındaki çok yüksek olmayan bir kerpiç du var vardı.Yoldan geçenler bizim ev önündeki boşlukta nelerle meşgul olduğumuzu görüyorlardı.Fırın yapıldığını görünce komşumuz Hatice abla,bir kucak çalı  çırpı ve odunla fırının önüne gelerek ilk ekmeği bize pişirelim zahle (Zehra) bacı dedi.Fırın ateşlendi bir süre yakıldı.Ekmek atma kıvamına gelen bir ısının gerçekleşmesi sonucu ufak hamur parçaları  fırına atıldı,fırının kapağı da örtüldü.Bir süre sonra annem kapağı aralayarak ekmeklerin durumuna baktı.Kızarma olayı başlamış,biraz daha durduktan sonra çıkaralım dedi.Benim merak ettiğim kadar komşu çocukları da merak ediyorlardı.Onlar ekmeğe çörek diyorlardı. Biraz sonra kapağı açan annem bir tane çörek çıkararak pişme olayının derecesini öğrenmek istedi.Baktıktan sonra bana ve arkadaşlarıma ufak parçalar halinde  çöreği paylaştırdı.Birkaç dakika sonra fırından çörekler çıkarılmış,geniş bir örtü üzerinde soğumaya alınmıştı.Bir süre sonra da ekmeklerini ,yani çörekleri alan komşu evine giderken bize de annemin emeği olarak beş altı tane çörek  bıraktı.

Kısa bir süre içinde bizim evde fırın yapıldığı,çocukların çok sevdiği çörekten artık  bu fırında yapılabileceği haberi en çok benim yaşıtlarımı sevindirmişti.Annem artık her gün birkaç kez fırını yakar hale geldi.Fırında pişen çöreklerden bize bırakılanlar bizim ekmek ihtiyacımızı karşılıyordu.Böylece büyük bir zorunluluk çözümlenmiş oluyordu.Bu konuda en çok yorulan annem oluyordu.Amma ondan bir kez olsun yeter artık yoruldum  şekilde bir yakınma duymadım.

Bulgaristan dan gelirken bir çuval un getirmiştik.O un fabrika unu idi.Annem o undan ara sıra ekmek yapardı.Bir gün fırından çıkan çöreğin siyah olduğunu görünce,anne bizim un bitti mi dedim.Annem evet oğlum dedi.Bundan sonra beyaz ekmek yiyemeyeceksin dedi. Burada fabrika unu yok.Su değirmenlerinde elde edilen unlardan çörek yapacağız.Önce çok üzülmüştüm amma bir süre sonra yapılacak başka bir olgunun olmadığını anlamıştım.Annemi üzdüğümün farkına vardım Onu kucaklayarak suçumu af ettirdim.Aileye birde ben bir sorun çıkarmayım dedim fikrimden hemen vazgeçtim.Ben ailenin en küçüğü olduğum için biraz nazlanıyordum herhalde.Fırında pişirilen çörekler yanında komşular yufka ekmek yapmayı da öğrettiler bizimkilere.Yufka hamuru biraz değişik yazlıyor.Bizimkiler pek sıkıntı çekmediler.Annem bir ara rahatsızlandı. Bir süre tuzsuz yufka ekmeği yemesi önerildi .Ben ara sıra annemin yedeği tuzsuz   yufkadan biraz kırar onu gizlice yerdim.Bir gün öyle canım istemişti ki  anemin yufkasını nerdeyse tüketecektim.Annem darılmadı amma bana yanlış yaptığımı  söyledi.O olaydan sonra onun yufkasından hiç almadım.

                      ANADOLUDA İLK KIŞIMIZ

Kış mevsimi gelmiş ilk kar yağmıştı Çıkrık Köyü ne.Bu Anadolu da bizim ilk kışımız oluyordu.Her iki odaya da teneke sobalar kuruldu.Sobada odun yakıyorduk.O dönemlerde kömür henüz kırsal alanda bilinmiyordu.Köyün güneyinde bulunan Karadağ dan odun getiriyorduk.Bizim merkebimiz ,yani eşeğimiz yoktu. Odun getirmek için komşunun eşekleri ile dağa giderdik.Hayvanların getirdiği odunun yarısı bizim yarısı da eşeklerin sahiplerine idi.Başka çıkış yolu yoktu.Komşular ilk günler  kucakları ile biraz odun getirdiler amma onlar çok dayanmadı.Kısaca hayvanları onlar doyuruyor,bakıyor biz ise dağdan odun getirirken onlardan yararlanıyorduk.Bir bakıma odun yarıcısıydık.Yağışlı bir havada ,yani okulun tatil olduğu  bir gün bende gittim babamla.Karadağ dan yeteri kadar odun kesildi ve hayvanlara yüklendi.Yükleme işlemine yardımcı oldum.Odunlu tarafına çitle denilen bir yana  bir buçuk metrelik bir kol kalınlığında ağaç parçası.Çilte ,ipi tutması için genellikle çatal ağaçlardan yapılırdı.

Hayvanları yüklerken yoğun bir yağmur başladı.İyiden iyiye ıslanmıştık.Bulunduğumuz yer ile köy arası en azından beş kilometre vardı.Yükleme işlemi bittikten sonra  odun taşıyan eşekler konvoyu köye doğru yönlendik.Hayvanlar  çamura batıp çıka yolculuğa devam ediyorlardı.Bende arklarından koşturuyordum.Öyle bir çamur bölgesine geldik ki ,ayağımızı  çamurdan zor çıkardık.Sizin anlayacağınız sakız gibi deyimini kullanırsak isabetli olur.Ayaklarımda lastik ayakkabılar vardı.Sakız gibi çamurun içinden çıkarken berin ayakkabının birisi çamur içinde kalmış,bir süre sonra  bir ayağımda ayakkabı olmadığının  farkına varabildim.Geri gidip yola baksam da ayakkabıyı bulamadım.Babam üzülme oğlum sana pazardan yenisini alırım dedi.Dedi amma pazara nasıl,ne zaman gidilecek,kuru kuruya pazara gidilmez.Pazara bir şeyler satmak için gidilir.Bizim ise satılacak hemen ,hemen bir şeyimiz yoktu.Bir süre sonra bana bir çift lastik ayakkabı alındı amma ben nasıl,ne ile alındığı konusunda bilgi sahibi olamadım.Ayakkabı olayı sonrasında tekrar oduna gitmek istesem de babam isteğime karşı  çıktı.

            ERZİNCAN DEPREMİ

Bir kış günü idi,bir gürültü ile evimiz sallandı.Evdekiler hemen dışarı fırladık.Dışarı da kar ve soğuk vardı.Evin kapısından yola  oradan  da yol ile birlikte olan evimizin güneyindeki iki katlı evin toprak damına kadar gitmişiz.Hani bir tehlikeden kurtulmak için ikinci tehlikeye uzanmak gibi bir şey, sonra yapılanın yanlış olduğunu anlayarak yolun bulunduğu yere geldik.Bizim yanıldığımız gibi komşulardan da yanılanlar oldu.Biz çocuklar korkudan biran kendimizi  uzaklaştırarak arkadaşlarla kar topu oynamaya başladık.Biraz sonra üşüdüğümüzü anlayarak evlere döndük.Ben yatmakta olduğumuz evin tavanındaki kalın yuvarlama ağaçları ve üzerinde ki elli santimetrelik toprağı gözümün önüne getiriyor ,uyumak için gözlerimi yumuyordum.Ancak bir kez daha sallanır mıyız derken uyuduğumuzu anlıyorum.Uyandığımda okul vaktinin geldiğini hemen mısır sapından örülmüş bir çantamı alıp okul yolunu tuttuğumu iyi biliyorum.Okula vardığımda herkes depremden bahsediyordu.Derse girdiğimizde öğretmenimiz çocuklar geçmiş olsun,bu gece hepimiz çok korktuk.Deprem bizi korkuttu amma çok şükür buralarda   ölüm olayı yok dedi.Ertesi günü Erzincan da çok sayıda insanın yıkıntılar arasında kaldığı haberini yine öğretmenimiz verdi.Telefonla öğrenmişler.O zaman çok sayıda köyde paralel telefonlar vardı.Halk ozanı Aşık Veysel”in Erzincan depremi ile ilgili ağıtı herkesin dinlediği bir plak oldu.Onu ben hala ararım amma  bir türlü ele geçiremedim.Plaktaki müzik hala kulaklarımda gizlidir diyebilirim.

         ORTAKÇILIK YILLARI VE SEL BASKINI

Çıkrıkta ilk kışı yaşadıktan sonra ilkbaharda yeni bir çalışma düzenine girmek gerekiyordu.Müftünün Faik dinilen köylünün Koyunağıl Köyü karşısındaki ve Çorumsuyu kenarında bulunan büyükçe tarlasına yörede yetişen sebzeleri yetiştirmek üzere yarıcılığa başladık.Ortasında kocaman bir ceviz ağacı bulunan tarlada gerekli ekim yapılmazdan önce ağaç kesildi.Dalları odun yapıldı.gövde kısmı tarlada kökleri kesilmemiş olarak kaldı.Etrafına ekim yapıldı.Ekilenleri sıralayacak olursam (Karpuz-kavun-salatalık-biber-soğan-patlıcan-tere vb) hepsinin döneme göre ekimi ve çapası  ailemiz tarafından gerçekleştiriliyordu.Sabah erken köyden tarlaya gidiliyor,günlük işler yapılıyordu.Bir nevi bahçıvancılık dı bizim yaptığımız. Sebzeler toprak üstüne çıktıktan sonra hizmetleri çok değişik oluyor.Çapalamak,susadığı zaman suyunu vermek.Sulama işi tarlanın kenarından geçen Çorum Suyundan sağlanıyordu.Hepsinin apayrı bir güzelliği vardı.Kupkuru toprak şimdi yemyeşil bitkilerle donatılmıştı.Tarla yanından geçen köylüler,ellerinde bel,yada kürek ne bulunursa ona bir dayanıp  tarlaya uzun süre baktıktan sonra,yaradan emeklerini  boşa vermesin duasını da yapıyorlardı.Göçmen olduğumuzu bilmeyen yoktu.Kısaca bizim bahçıvancılığımız köyde bir yenilikti.Hiç kimse böyle bir işle uğraşmıyor,tarlaya ancak  buğday yada arpa gibi tahıllar ekiliyormuş.Bizim ailenin yaptığı iş onlar için çok yeni olduğundan dikkatleri çekiyordu.Sebzelerin yaprakları altta yetişenleri gizliyordu sanki.Kavun,karpuz gibi ürünler yaprak altında olduğundan ne kadar olduğu konusunda bir bilgi sahibi değildik.Ama biz tarlada ürünün bol olduğunu para kazanacağımızı biliyorduk.Umudumuz boşa gitmeyecekti bize göre.Turfanda mahsuller yakın köylere hayvanlarla götürülüyor,buğday ve arpa ile satılıyordu.Bir yük kavun yada karpuzla gidiliyor bir çu- val ekinle dönülüyordu. Arpalar ayrı ,buğdaylar ayrı bir yere konuyordu.Öyle bin hal oldu ki evin içi tahılla doldu.Bize yatacak yer kalmadı de sem doğru olur.Ben çoğu kez tarladaki kulübede kalıyordum.Babamı yalnız bırakmıyordum.Evin ve tarlanın ek siklerini tamamlama bana kalıyordu.Ben yaşantımdan çok memnundum.

Tarladan azımsanmayacak ölçüde mahsulü satmıştık.Ama tarlada daha mahsulün çok olduğu bizce biliniyordu.Bir gün öğleden sonra batı tarafta  çok değişik renkte bulutlar gözükmeye başladı.Güneşi göremez olduk,meydana gelen gök gürültüleri beni oldu gibi büyükleri de korkutuyordu.Tarla sahibi,babam ve ben tarladaki kulübede yağmurdan kendimizi koruduk,bir süre sonrada yorgunluk eseri olarak uyuduk.Bilinmeyen bir saate uyandım,tarlaya doğru bir baktım ki tarla su içinde.sel gelmiş,ırmak yatağından çıkmış,kenarındaki tüm tarlaları sel basmıştı.Sulama arkından dalga, dalga atlayan sel gecenin karanlığında çok iyi fark  ediliyordu.Babamı uyandırdım,baba tarlayı sel basmış dedim.O da tarla sahibini uyandırdı.Tarla sahibi tarlaya doğru bir baktı ‘böyle bir sel baskınını ilk kez görüyorum’ dedi.Tarlanın ortasındaki ceviz kütüğünü yerinde göremeyen tarla sahibi selin güçlü olduğunu o zaman bir daha görerek.’cevizin kütüğünü bile sökmüş baksana kütük yerinde yok ‘ dedi.

                KARPUZDAN PEKMEZ YAPTIK

Yatağından çıkan ırmak,tarladan koparabildiği  ürünleri kara denize taşıdı.Tarlada kalan ürünlerin bir değerlendirilmesi yapılması gerekiyordu.Bir kısmı hayvanlarla köylere giderek satıldı amma büyük bölümü tarlada duruyordu.Büyük bakır kazanlarla leğenler getirildi tarlaya,kulübe yanında karpuz ve kavunların kabuklarından ayırarak kazana koyma işlemi,daha sonra da kazanda kaynayan karpuz suları daha sonra leğenlere alınarak bol ateş üzerinde kaynatıldı ve kıvamı gelince de pekmez oldu.Hanımlara çok işşştü.Erkekler tarladan kulübe yanına ürünleri taşımada üstün gayret gösterdiler.Mal canın yongası denir ya işte onun bir bölümünü sel taşkını nedeniyle yaşamış olduk.

Karpuzdan pekmez yapılır mı diyenler nasıl yapılıyor diye kazan ve leğenlerin kaynadığı kulübe yanına geldiler.Bir yandan geçmiş olsun derken bir yandan yapılan işin ne derece etkili olacağı merak ediliyordu.Epeyce pekmez yapıldığını anımsıyorum.Ağabeyim her gün sabahları bir çay bardağı karpuz pekmezini içerdi.Bal renginde çok tatlı olmayan bir pekmez türü olmuştu. pekmezle yoğurt karıştırılırsa yufka ekmeği ile yenmesi bir başka oluyordu.

Anadolu da yaşadığımız  ilk yaz mevsimi bir hayli renkli olduğu kadar da acılı günler yaşamamıza neden olmuştu.Satıştan elde edilen buğday ve arpa kısaca tahıllar ikiye bölündü,kura  çekimi yapılarak itkiye ayrılan bölümden birisi bizim oldu.Biz bayağı gelir elde etmiştik.Kışlık yiyeceğimiz tahıl fazlasını pazara götürerek diğer ihtiyaçlarımızı karşıladık.

Komşulardan birisi yaşanan olay üzerine önümüzdeki bahar bizim tarlada çalış,benimle yarıcılık yap dedi.Bir yarıcılık bitmeden böylece ikinci yarıcılık erkenden başlatılmış oldu.Ekimi yapılacak ürünlerin tohumlukları çarşı ve pazardan edinilerek bir çıkın içinde bahara kadar saklandı.Toprak ısınmaya başlayınca da yine bir yıl önceki  bahçıvancılık çalışması bir başka tarlada yapılmaya başlandı.Bu tarla akarsuya uzaktı.Akarsu taşkınından etkilenmeyecek bir yerde idi sizin anlayacağınız.

Mevsim gereği burada da turfanda mahsul alınması olayının gerçekleştiği günlerde görülmemiş bir yağmur yağışı gerçekleşti.Çıkrık Köyü yakınlarındaki derelerden oluşan sel suları bizim tarlaya dek ulaştı.Ben kulübenin üzerine çıkarak selin etkisini izlemeye başladım.Çamurlu sular tarlaya girer girmez yol alamadı.Sular  kavun karpuz kökleri  çamurlu suyu bırakmadı,sular yüksele , yüksele  devrile, devrile tarladan çıkış yapabildi.Kavun ve karpuzlar yenice olgunlaşmaya başlamıştı.Aile bireyleri olarak hepimiz  göz yaşı döktük.Bir yaz mevsiminin tüm emekleri birkaç saat içinde yaşanan sel felaketi ile yok olmuştu.Tarla sahibi babama zaman geçirmeden tarlaya beyaz fasulye ekelim hiç olmasa ondan biraz gelir elde ederiz dendi.Tarla beyaz fasulye ekimi için hazırlandı.Annem   zaman ,zaman gözyaşı döküyordu.Başımıza gelenler annemi çok etkilemişti.Babam umudumuzu yitirmeyelim.Aç kalacak değiliz ya elimizden belki bir tutan olur diyordu amma,başkaca da yapılacak bir iş yoktu.Fasulye ekimi yapıldıktan sonra babam Samsuna,ağabeyim de  köye yakın bir yerde bulunan çiftliğe giderek kısa süre çalıştılar.Biz ablam,annem ve babaannem kalmıştık evde.Evin erkeği bendim,İhtiyaçları ben karşılıyordum.Omuzlarıma çok küçük iken yük yüklenmişti.Fasulye hasadı döneminde babam köye döndü.Çok kısa bir çalışması oldu Samsun da.

Azda olsa hem tecrübe hem de biraz para kazanarak dönmüştü evimize,getirdiği para evin bazı ihtiyaçlarını karşılamıştık.Fasulyenin hasadını da yaptık.İşte en çok beyaz fasulyeyi o tarihte gördüğüm oldu.Beyaz fasulye de bölüşüldü.Bize düşen bölümünü  babam ilçeye pazara giderken  azar ,azar götürerek el harçlığı yaptı.Bizim yılda iki mahsul almamıza komşular şaşırmışlardı.Babam :< sıkı durun yakında yılda üç mahsul alma olanağını da bulacağız> dedi.Fasulye arkasından ıspanak ekimi yapıldı.Ispanak çok kısa bir süre içinde yetişti. Haftada bir kez topluyor,pazara götürüyorduk.Sizin anlayacağınız kış harçlığımız böylece sağlanmış oluyordu.Tarım alanında felaketler bizi  bırakmasa da biz yılmadan ayakta durmaya çalıştık.Ailemizin çalışkanlığı sayesinde kimseye el açmadık diyebilirim.Komşular bize yeni geldiğimizde yeterince destek oldular.günlerce beslendik,ama artık çalışmamız bir şeyler yapmamız gerekiyordu .Ailenin hemen her ferdi babaannemin dışındakiler güçlü kuvvetli idiler.Zorluklarığüslemede pek sıkıntı çekmiyorduk.Bizim Avrupa  dan gelip böyle çalışmamızı izleyen köylüler,tarım alanında bir atağa geçtiler diyebilirim.Tahıldan başka sebze yetiştirmeye başladılar.Bu sayede ellerine rahatça para geçiyordu.

Sulak arazide yılda üç mahsul alma olayı  Çıkrıkta bir bakıma hız kazanmıştı.Çorum suyu yakınındaki tarlalara hayvan gübrelerini  kağnılarla taşıma olayı başlatıldı.Hayvan gübresi yalnız köy altı arazide arpa ekimi yapılan tarlalar için kullanılıyordu. Göçmen aileler sayesinde bazı yenilikleri öğrenme olanağı buldu köy halkı.Akarsu kenarında mısır ekimi de yapıldı.Mısır unundan kış geceleri çeşitli pastalar yapmayı öğrenin aileler bir bakıma çok seviniyorlardı.Mısır unundan sabahları yapılan pasta üzerine pekmez dökerek yenilen pasta mideyi hem tok hem de  çok rahat bir ortamda tutuyordu.Aileler mısırdan un elde etmeyi öğrendiler.

 

           İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE TÜRKİYE

Otuzlu yılların sonunda Avrupa da başlayan 2.Dünya Savaşı giderek tüm insanlığı  ekonomik bakımdan etkilemeye başladı.O dönemde ekonominin can damarını tarım ürünleri idi.Türkiye de olduğu gibi dünya ülkelerinde de  tarım ürünlerinin yetişmesi için gerekli olan sulama konusu belli yörelerde gerçekleştirilebildi.Sizin anlayacağınız yılın belli zamanlarında yağan yağmurlar kırklı yılların ilk yarısında olduğunca değişim göstererek azaldı.Yağışların azalmasıyla tarım ürünlerinin belli düzeylerin altına düşmesi  bir bakıma doğal olarak görüldü.Tarım ürünleri ekonominin bel kemiği idi.Sanayi ürünlerinin bir bölümü tarım ürünlerinden  karşılanıyordu.

Yurdumuzda kuraklık arkasından bir iki yıl içersinde kıtlığı getirdi.Eskiden elli yüz kilo buğday unu ile su değirmenlerine giden köylüler bir teneke buğdayla değirmenlere gidince ekmek üretimi de olduğunca azaldı.Kentlerde ekmek nüfusa göre verilmeye başladı.Bugün bile o kıtlık yılları günümüzün politikacılarının en önde gelen yerme malzemesi oluyor.Sanki ürünler boldu da vatandaşa verilmiyordu.Ekmek karne ile veriliyordu.Kentte lokantalarda yemek bulunuyordu amma ekmek yoktu.Köylüler,lokantaya gidip yufkasınıınca kentliler yan yan bakmaya başlıyorlardı.Köylünün yiyeceği kadar ürün vardı,ancak bir iki yıl içinde onlarda sıkıntıya girdiler.Ekmeğin çok elde edilmesi için hamura patates katıyorlardı.Bereket versin patates boldu.Patatesli mayalıyı çok severdim.Günlerce dursa kurumaz yumuşacık dururdu.

Kırklı yılların ilk yarısında idi.Tarlalarda buğday hasadı başlamıştı.Kimsede un yapacak ürün kalmamıştı.Cebinde parası olanlar bile sıkıntı içersinde idi.İnsanlar hasatla birlikte harmana gelmek zorunda kalmışlardı.Bu arada bizim gibiler tarladan harmana taşınan  tahıl yığınlarının  yerinde ya da tarlada biçerken kalan başakları toplama işlemi kalmıştı.Her gün bir yada iki teneke buğday başağı toplayabiliyorduk.Annem onları bir yuvarlak odun parçası ile döverek taneleri başaktan ayırt ediyordu.Böylece iki teneke kadar tahıl topladık.Onu ben su değirmenine götürerek una dönüşümünü sağladım.

O dönemde bugün ki gibi biçer-döverler yoktu.Ancak büyük çiftliklerde biçer makineleri vardı.Biçer ayrı döver ayrı idi.

                 SOFRADAKİ SON EKMEĞİMİZ

 

Ailece bir gün tarlada öğle yemeğini birlikte yerken,babamın daha yemek yeme eylemi bitmeden sofradan çekildiğini ve sigarasını yaktığını anımsarım.Sofrada ki ekmek son ekmeğimiz imiş tabi bunu babam ile annem biliyor.Annem bizi  son ekmeğimiz filan diye bir bilgi vermedi.Biz acıkınca ekmek diyorduk ,var mı yok mu onu pek anlamıyorduk.Şimdi de öyledir ya.Sofrayı hazırlayın acıktık denir.amma evde yemek için gerekenler var mı  diye önceden sorulmaz.Bu öncelikle annelerin görevidir.Anneler ailenin iç işleri bakanıdır adeta.

Biz sofradan kalkmamıştık ki ben değirmene doğru gidiyorum dedi babam.Ben annemin gözüne baktım,unumuz kalmadı oğlum dedi anacığım.

Öğle yemeği yarı burukluk içersinde tamamlandı,biz çapa işlemine  dinlendikten sonra hemen başladık.Karpuz,kavun gibi ürünlerin ottan ayıklanması oluyordu bir bakıma,Ot içinde kalan ürün kökenleri kendisinden beklenen mahsulü bir türlü veremez.Ot onun öncelikle topraktaki suyuna ortak olur.Buda istenilen ürünün istediği gibi ürününü yetiştiremediği gözlenir.Onun içindir ki bugün pancar otu için ne kadar çapa işlemi yapılır.Çiftçi  günlükçü insanları götürerek tarlada ki pancarı ottan ayırt eder.

Güneş henüz batmamıştı ki babam tarla kenarında göründü.Bana <oğlum eşeği al değirmene git.Değirmenci sana un verecek onu al gel> dedi.Annemle ailenin diğer fertleri eve götürülmesi gereken eşyaları alarak köyün yolunu tutarken bende değirmen yolunu tuttum.

Çok kısa bir süre sonra su değirmenindeydim.Değirmenci Abdullah dayı kapı önünde beni karşıladı.

-Gel bakalım Müslüm.Baban gittikten sonra fikrim değişti.

-Ne için değiştirdin Abdullah dayı.

Hayvanla geldiğine göre,bizimkilerinde unları yokmuş.sen köye kadar bizim unu da götüreceksin.Köye varınca annen bu çuval içinden bir teneke un alsın gerisini bizim köyden gelip götürecekler dedi.

Çuvalı birlikte eşeğe sardık.Ben teşekkür ederek ayrıldım değirmenden .Karanlık basmıştı.Değirmenle tarla arasında az sayılmayacak kadar bir mesafe  vardı.Bizimkiler köyle gitmişlerdi.Babam yolda bekleyeceğini söylemişti.Tarla yanına geldikten sonra köy yoluna girdim.Babam beni rampada bekliyordu.Rampanın yarısına çıkmamıştım ki eşeğin sırtındaki çuval geriye kaydı nerdeyse düşecekti.Babama seslendim.Çuval ın düşmek üzere olduğunu söyledim.Eşeğin başını geldiğin tarafa çevir ben geliyorum dedi.Biraz sonra babam gelmişti.Çuvalı biraz öne aldık ve yolumuza devam ettik.Köye vardığımızda annemin bizi beklediğini gördüm.Nerde kaldın oğlum dedi.Olanları  kısaca anlattım anneme.O çuvalın ağzını açarak bir teneke un aldı.Hemen unu hamur haline getirerek bize cızlak döktü.Hepimiz çok acıkmıştık.Annem pişirdi biz yedik.Bir süre sonra doyduğumuzu anlamıştık

O dönemde en işi iş dalı değirmencilik yapmaktı diyebilirim.Cepte parası olan alacak un bulamıyordu.Kuraklık unutulmaz bir kıtlık getirmişti.O dönem yaşlılar< bu kıtlığın bir bolluğu olacak diye seviniyorlardı> Atalarından  o döneme ulaşan bu söz bazen geçerli oluyor herhalde.Öyle olmasa insanlar unuturlardı olanları.

Çıkrık Köyünde ki ilkokulu 1943 yılında tamamladım.Çorum un Mecitözü ilçesinde o dönemde Maarif Memuru olan Mümtaz Gürkan,benim gibi yirmi tane ilkokul mezunu çocuğun okuması için Kastamonu-Gölköy Köy Enstitüsü ne göndermiş,böyle en azından yüz  vatandaşı ekmek sahibi yapmıştır.Kendilerini saygı ile anıyor şükranlarımı sunuyorum.

         KÖY ENSTİTÜSÜ YILLARI

 

İlkokulu tamamladıktan sonra sıra daha yüksek okullara giderek okumam için büyüklerimce girişimler yapılmış olmalı ki Mecitözü İlçesi Maarif Memuru Mümtaz Gürkan(Merhum)yaklaşık olarak 20 ailenin benim yaşımdaki  öğrencileri  o dönemde yeni açılmış eğitim kurumlarımızdan olan KÖY ENSTİTÜSÜ ne kaydının yaptırılması için girişimleri tamamlamış,okuldan gelen evet üzerine bizi Kastamonu –Gölköy Köy Enstitüsü ne gönderdi.Benim gibi bine yakın öğrenci bulunuyordu okulda.Hepsi benim gibi ilkokulu  daha önceki yıllarda tamamlamış daha sonra da Köy Enstitüsü ne gelmişlerdi.Okul denince akla önce okumak geliyor elbet.Hatırladığım kadarı ile  okula bir yaz günü ulaşmıştık.Anılarımı daha önceki sayfalarda size aktardığım için aynı anlatımı tekrarlamak istemiyorum.Öncelikle  okulu bir tanıtımla size tanıtmaya çalışacağım.

Köy Enstitüleri,yurt düzeyine dağılmış,her üç ile hitabeden bir bölgeyi kapsayan okul durumunda.Çorum olarak biz Kastamonu-Gölköy deki Köy Enstitüsü nde öğrenim gördük.Burada ki öğrenim beş yıl.Üç yıl orta iki yılda lise öğrenimi görülüyordu.Okulda kültür dersleri yanında tarım dersleri ve uygulama saatleri vardı.Karma eğitim veren bir eğitim kurumu idi.Günün tüm gereklerini yerine getirecek bir eğitim kurumu.Yazın inşaatlar sürdürülür,okul kurağına yeni binalar yapılır.Tüm bunlarda kullanılan çimento.demir,kereste dışında kalan ne akla geliyorsa öğrenciler,usta öğreticiler,yönetici durumundaki tüm görevliler bulunuyordu,Yaz aylarında bir aylık bir izin dönemi vardı.Ailelerle yılda bir ay birlikte kalınıyor,aileye yardımcı olunuyordu.Öğrenciler kültür dersleri dışında da bir iş okulunun gelir ve giderlerini çalışma ile karşılıyordu.Öğrenciler işgücü ile kuruma fiilen yardımcı oluyorlardığrencilerin beslenmeleri ile ilgili tüm tüketim malları enstitü arazisinde üretiliyordu.İkinci Dünya Savaşı devam ediyordu.Türkiye çok sayıda genci silah altına almıştı.Devletin bütçesi  çoğunlukla savunma hizmetlerine ayrılıyordu.Buna karşın bizler hiçbir şeyden mahrum edilmiyorduk.Yiyecek ve giyecek konularında olumsuzluk görülmüyordu.Elbiseler tek tip ti.Hemen hepsi bizim fabrikalarımızda üretilen kumaşlardan ibaretti.Beyaz elbiseler pamuk kumaşlardan dikiliyordu.Elbiseler okuldaki  atölyelerde dikiliyordu.Ayakkabı tüketimine gelince bir kısmı ithal malı idi.Örneğin ABD den ve İng. Den alınanlar vardı bunları dönemin başkanları yada başbakanlarının adı verilmişti.ABD den gelenlere Rozvelt,İng. den gelenlere Çorçil adı verilmişti.Şapkaların siperleri üzerinde Köy Enstitülerini simgeleyen rozetler vardı.Rozet,yeni bir köy ve köy içersinde ki ana caddeyi simgeleyen bölümden oluşuyordu.

O dönemde bugün ki gibi bazı karşıtlarca Cumhuriyetin getirdikleri bir türlü kabullenilemiyordu.Örneğin bugün ki okuduğumuz alfabe,okullarda din dersinin onlara göre verilmemiş olması.Altı yüz yılda yapamadıklarını cumhuriyetle kısa dönemde yapılması isteniyordu.Bu büyük bir haksızlıktı.Ülkede mektup okuyacak insan yoktu yıllarca köyler ne olumsuzluklar yaşadı.Türkiye nin saygın bir ülke oluşunu hazmedemeyen guruplar eylemlerini fırsat buldukça değişik yollarla uygulamaya koydular.Cumhuriyet en önde gelen düşmanları oldu.Onu ortadan kaldırmak için olduğunca çabalar o günlerde olduğu kadar bugünlerde de sürdürülmektedir.Yönetim kime hizmet ettiğini bir anlayabilse işler düzelecek.Öyle diyelim de öyle olsun.Köy çocuklarının beş yılda öğretmen olmaları,köyün lideri durumunda bulunmalarını şehirsel yöreler bir türlü olumlu karşılayamadı.Akla gelmeyen olumsuzluklar Köy Enstitülerine yüklendi.Bu okulları o dönemde savunan basında yoktu.Ulaşım,haber alma bugün ki gibi anlık değildi.Batıdan doğuya bir olumsuzluk altı ayda anca ulaşıyordu.

Cumhuriyetin önde gelen devrimlerinden olan 1928 de gerçekleştirilen harf devrimi ülkemizde kısa bir dönem içersinde Halkevleri,Köy Enstitüleri ile okuma-yazma seferberliğini gerçekleştirmiş,köylerde artık mektupların okunması için köy katibinin köye gelmesi beklenmez olmuştur.Köy Enstitülerinde  öğretmenlik diploması alarak köylerde görev alan köy çocukları içinden geldiği toplumu kısa sürede Cumhuriyetin getirdiği yasalara uyum sağlar hale getirmiştir.Köy Enstitüleri bir on yıl daha faaliyet göstermiş olsaydı bugün ki açılımlara hiç gerek duyulmayacak,Türkiye nin her köşesinde özgür insanlar ve Atatürk Devrimlerini yaşatan bir toplum haline gelecekti.Kısaca kentsel ve kırsal alanda ki insanlar arasında bir yaşam ve özlem farklılıkları kalmayacaktı.

Araştırmacılara önümüzdeki günlerde yönetim tarafından ya da tarafsız kuruluşlarca yaptırılacak bir anketle,köy Enstitüsü mezunu köy çocuğu öğretmenlerin yörelerinde ne ölçüde yararlı olduklarını saptamak zor olmayacaktır.Bir gün yeniden Köy Enstitülerinin bir benzerine ihtiyaç duyulursa hiç şaşılmamalıdır.Bugün ki sorunları kökünden çözümleyebilmek için zaman kaybına gerek yoktur.Oyalamacı taktiklerden artık u zak kalınmalıdır.

             KIRSAL ALANDA HANGİ KÖYLERDE ÇALIŞTIK

1947 de mezun olarak Çorum-Mecitözü-Kışlacık köyünde beş sınıflı tek derslikli  bir okulda öğretmenliğe başladım.108 öğrencim ile beş sınıf bir arada olmak üzere eğitim ve öğretim programını uygulamaya başladım.Okulun uygulama bahçesi vardı,Kültür dersleri dışında sınıflar tarım dersleri çalışmalarını bu uygulama bahçesinde geçiriyor,bahçede çeşitli tarım çalışmaları kendini gösterir hale geliyordu.Ağaçlandırma,çeşitli tür sebzelerin yetiştirilmesi.tarımda önemi hiç unutulmayan sıcak yastıklar,fide yetiştirme,kış aylarında havanın uygun olduğu günlerde belli bir oranda krizma çalışmaları,üretimde ki farklılıklar yaşayarak öğrencilere veriliyordu.Dersliğin yanında  hemen bitişiğindeki işlik bölümünde marangozluk,demircilik bölümünü ilgilendiren çalışmalar yapılıyordu.Öğretmenler aynı zamanda işliklerde aldıkları meslek bilgilerini burada uygulamaya koyuyorlardı.Örneğin demirci olan öğretmen köylünün kırılan saban demirine kaynağı işlik denilen atölyede yapabiliyordu.Köylü şehre gitmeye gerek duymadan günlük çalışmasını tarlasında yapabiliyordu.Bu köylü için bulunmaz bir olgu idi bir bakıma.

Kışlacık Köyünde dörder yıl olmak üzere iki kez görev aldım.Bu köyde tarafımdan yetiştirilen çok sayıda köy çocuğu devlet kapısında görev aldı.Bu öğrencilerimin büyük bir bölümü sağ kalanlar emekliliklerini aynı köyde ya da yakın kentte geçirmektedirler.

Kışlacık Köyünde dört eğitim ve öğretim yılı sonrasında yine Mecitözü nün Bayındır Köyün e karşılıklı becayiş yaparak gittim.

Bayındır Köyü,Mecitözü ilçe merkezine 5 km mesafede bir yerleşim birimi,köy içersinden geçen yıl komşu köylerle olan bağlantısını sağlıyor.İlçeye pazara gidenler Bayındırdan geçmek zorunda.Okul yol kenarında üç dönümlük bir uygulama bahçesi bulunan köylünün emeği ile inşaatı tamamlanan bir ilkokul.Bir derslik birde işlik var.Okula bitişik birde öretmenin kalabileceği lojmanı var.Buraya yerleştik.Bir ben birde eşim.Bir ara ailemden  konuk olarak gelenler oldu.Sizin anlayacağınız yalnız kalmadık.

Okulun ilk öğrencileriyle karşılaştığımızdan çocuklar benim kadar güçlü kuvvetli idiler.Yapamayacakları bir iş yoktu.Yalnız gözüme bakarlar,görev isterlerdi bir bakıma.Öğretmenliğimin kıdemli günlerindeydim Bayındırda.Öğrencilerimde söylenenleri çok kolay algılıyorlardı.Başarılı bir çalışma yaptık diyebilirim.

Bayındır ilçe merkezine yakın olduğu için gelip gitme olayında sıkıntı çekmiyorduk.Birgün aniden rahatsızlandım.Komşulardan yardım istemeden bir traktörün lojmanın önüne çekildiğini gördüm.Traktörün römorkuna bindik.Kısaca  beni bir serginin üzerne yatırdılar.Kısa bir süre sonra ilçe merkezine ulaşmıştık.Doğruca sağlık merkezi önüne gidildi.Doktor muayene ederek gerekli reçeteyi yazarak uzattı.Aynı araçla köye döndük.Oğlum Mahmut beni görünce hemen yanıma gelerek boynuma sarıldı.Baba ile oğulun o kucaklaşması unutulacak  cinsten değil di. Küçük te olsa benim yokluğumu hemen farketmişti.Bu benim için en büyük mutluluktu.

Öğretmenliğimin yanında köyün içme suyu çalışmalarına da katıldım.Köylüler içme suyuna kavuşmak için verilen görevi noksansız olarak gerçekleştiriyorlardı. Köyde iki üç yere çeşme yaptırıldı.Sağlıklı içme suyuna kavuşmaları onları çok mutlu etmişti.Onların mutluluğu bizimde mutluluğumuz du.

Köy Enstitüleri bize pratik olarak çokça beceriler sağlamıştı.Elimize geçen bir makkap ucu bir çekiçle çeşmenin yapılış tarihini  birkaç dakikada çeşmede ki  uygun bir taşa işleyivermem köylülere  beni daha da yakınlaştırdı.Burada ilköğretim çağındaki kız ve erkeklerin okula gelmelerinde hiçbir sorunla karşılaşmadım.Burada iken sanırım 7-16 yaş,bir ekle 7-14 de indirildi.Yasal bir işlem yapmaya zaten ihtiyaç kalmamıştı.Köylüler çocuklarının okur-yazar olmalarını çok arzuluyorlardı.Yaş indirme de devamsızlığı kökünden çö zümlemişti.

Kore savaşı başlamıştı.ABD bizden asker yardımında bulunmamızı istemişti.Günün cumhurbaşkanı Bayar,Başbakan Menderes,Meclis  Başkanı Koraltan üçlüsü ile gönderme kararııklanmış,askerler yolda iken konu TBMM ne getirilerek karara bağlanmıştı.Üçlü meclisten karar çıkmadan karar vermişlerdi.Bu durumu olumlu karşılayanların bulunması gibi yanlış bir uygulama olarak görenler de vardı.Konu bir sure tartışıldı.ABD istemişti,zaten karşı çıkılmayacaktı.Mecliste gerekli parmak çokluğu vardı.Onlar adına karar alınmasında bir sakınca yoktu.Konu basında günlerce  tartışıldı.

Kore Savaşı,süngü savaşı bitti diyenlere bir ders verme olayı oldu adeta.Tugayımızı çember altına alan kominist birlikleri askerimze verilen süngü tak ebri ile çemberi yarmış,başarı sağlamıştı.Bu süngü savaşında beşyüz dolayında şehit vermiştik.O dönem şehit olan askerler için Korede  özel bir mezarlık yapılmıştır.

Mehmetçik hergün saat 12 ile 12.15 arasında Koreden yurda selam programında yakınlarına radio ile seslenebiliyordu.Çoğu vatandaş bu program dolayısıyle dünyanın yuvarlak olduğunu da öğrenmişti.Askerler bizde öğle iken onlarda akşam dı.Görüşmek için akşam programlaştırılmıştı.Kore Savaşı nda kullanılan çok sayıda taşıt aracı ABD de yeniden gözden ve onarımdan geçirildikten sonar ülkemize gönderilmişti.Askeri birliklerde bu araçlar çok önemliö zamanlarda çok büyük sorunlarla karşı karşıya bırakıyordu görevlileri.Bende bir ulaştırma yd.sb olarak altı ay Gaziemir ulaştırma okulunda bir yılda İstanbul yassıörende kut sal görevi olan askerliğimi yaptığım için yakından tanığı oluşumdandır.Yine Kore Savaşı için üretimi gerçekleştirilen ç ok oranda  süt tozu savaşta kullanılamamış,ABD deniz taşıt araçlarına navlun ödeyerek bu süt tozları yurdumuza getirilmiş,çocuklarımıza zorla içirilmiştir.Karşı çıkanlara kominist damgası vurulmuştur.ABD nin marşhal planı uygulaması ile Türkiye ye ço cuklara dağıtımı yapılmak üzere oyuncaklar gönderilmişğretmenler aracılığı ile çocuklarımıza ulaştırılmıştır.Yine aynı program uygulaması sonucu Anadolu da büyük yerleşim birimi olan yerlere pilli büyük ebatlı radyolar gönderilmişti.Halk bu radyolardan yurt ve dünya olaylarını izlmeme olanağı buluyordu.Bütün bunlar ABD ile dosluğu güçlendirmek isteniyordu.Kaz gelen yerden ördeğin esirgenmemesi gerektiği sezintisi verilmeye çalışılıyordu.

 

Kırsal alanda ikinci köy olan Bayındır dan Haziran 1955 de askere gittim.Altı ay okul olmak üzere bir yılda kıta hizmeti olmak üzere birbuçuk yıl askerlik görevimi yaptıktan sonra Mecitözü nün Devletoğlan Köyünde öğretmenliğe başladım.30 kasım l956 da yeniden öğretmenliğe başlamış oldum.

Çorum un en yüksek yerleşim birimlerinden birisi durumunda bulunan Devletoğlan zirvede bir köy dü diyebilirim.Burada beş ay gibi bir hizmetim oldu.Çocuklarım Mahmut ile Aysel bu zirve köydeki yaşantımıza onlarda katıldılar.Bizim yaşadığımızı onlarda yaşadılar.Devletoğlan Köyünde ki bir rahatsızlık kısa sürede atlatıldı,tekrar ilk göreve başladığım Kışlacak Köyüne atandım.Burada l960 yılı son baharına dek kaldım.Burada ki bazı izlenimlerimi sizlere da sunmak isterim.

27 mayıs Askeri Müdahale de Kışlacık Köyün de idim.Köyde bir tane transistörlü radio vardı.Anotsuz.katotsuz yalnız altı adet büyük bille çalışan bir radio.Toprak hattı,hava hattı yok.Yeni bir oluşum du bize gore,Okulun büyükçe dersliğinde toplanmış,masa üzerine konan radyuyu izliyorduk.Spirekliğini Alpaslan Türkeş in bildirileri birbiri ardına okunuuuyordu.Tok bir ses dinleyenleri etkiliyordu.Natoya ,sentoya bağlıyız deniyordu.Milli Birlik Komitesi olarak okunan bildiriler daha sonra  Milli Birlik Komitesi Başkanı Org.Cemal Gürsel olarak okunmaya başladı.Müdahale Cuma günü yapılmıştı.Devletin başında bir kişinin bulunması gerekiyordu.Cuma namazı ancak öyle kılınabilir denmişti.Bunu komiteye ulaştırılmıştı ki Org.Cemal Gürsel ini adı komite başkanı olarak verilmeye başlandı.Köylüler Cuma namazını şimdi kılabiliriz dediler.

Saat  14 de Org.Cemal Gürsel,ulusa hitaben bir konuşma yaptı ve en kısa zamanda sivil yönetime iktidarı devredeceğiz dedi.Gürsel sözünü tutu amma  bu söz hayatını bir b.akıma kısalttı.Türkeş,o zaman iktidarda en az on yıl kalmamız lazım,yoksa yaptığımız yenilikler  çok kısa sürede ortadan kaldırılabilir.Müdahalenin bir anlamı kalmaz dedi.Türkeş in fikri uygulanmış olsaydı belki ülkemiz bugün ki duruma düşmezdi.Türkiye  Cumhuriyeti ni kuranlar,.düşmanı ülkeden çıkaranlar  ellerinden gelse bugün yargılanacaklar.Bu ülkeden düşman atılırken canını feda eden insanların kazanımı olan şehitlik mertebesi nerdeyse geri alınacak bir ta vır içine girildi.Bana gore bu son yönetim gibi bir yönetim Cumhuriyette ilk kez yönetimegeldi.Yurttaşların bilim adamlarının,uzmanların,teknokratların,hukukçuların,TSK lerinin ara sıra yayınladığı bildiriler hiç mi hiç dikkate alınmıyor.

Kışlacık Köyünde ikinci kez öğretmenlik yaptığım dönemde ara rejimin emirleri doğrultusunda köyde bazı kalıcı eylemlerde bulunduk.Bunların en güzellerinden ve kalıcı olanı köy mezarlığının etrafının taş duvarla çevrilmesidir.Bugün köy mezarlığı bir ormana dönüşştür.Mezarlıkta artık hayvanlar gezinememekte,meftalar yerlerinde bekleme içersindeler.Bu bekleyişin ne kadar süreceği yalnız ve yalnızca yaratan tarafından  bilinmektedir.

Kışlacık Köyünde  Tevfik Akın la ve Ali Keten  le çalışma olanağı buldum.Köy okulunda büyükçe olan derslik Tevfik Akın  geldiğinde ikiye bölündü yani bir derslik iki derslik oldu.İşlik derslik haline getirilmedi.Fakat bir dersliği iki dersliğe çevirme olayı bana olduğu kadar Ali Ketene de yaramadı.Her ikimiz aynı öğretim yılında hastalanarak  Çorum Gögüs Hastalıkları Hastanesi nde üç ay gibi bir sure tedavi gördük.

Hastane de oluşumuz nedeni ile o yıl son sınıfta bulunan öğrencilerin sına vında bulunamadık.Komşu köyden gelen öğretmenler sınavı yaptı.

Hastalık sonrası alınması gereken napor verilirken,doktor bulunan bir yerleşim biriminde görevlendirilmem belirtildiği için beni Çorum Merkez Hürriyet İlkokulunda öğretmen olarak görevlendirilirken aynı okula Tevfik Akın da Müdür olarak atandı.Tevfik Akın öğrenime devam etmek için ayrıldıktan sonra  müdürlüğe vekaleten  dokuz ay ben baktım.Yeni yapılan bir okulda yoklukları varlığa çevirmek için yoğun bir çalışma   sergilememe rağmen bana yarım puan daha verip okula müdür atayamadılar.Bu benim çok ağrıma gitti ve bir süre sonra Çorum merkez de ki İstiklal İlkokuluna tayinimi yaptırdım.

İnsan emeğinin karşılığını toplumdan yada yöneticilerinden göremez ise  çok yıkıcı oluyor.Mesleğe bağlılığımız hiçbir zaman değişme göstermemiştir.Ancak daha verimli bir çalışma yapılamamıştır.Bunun sorumlusu ben değil dim.Sorumlular yöretimdekiler di.

Merkez İstiklal İlkokulunda tecrübeli bir yönetici Osman Tuncel vardı.Ben Hürriyet İlkokulunda iken bazı mesleksel sorunları çözüme bağlamak için Osman Tuncel den gerekli katkı ve desteği alıyordum.Kısaca Tuncel beni ben de onu iyiden iyiye tanıma olanağı bulmuştuk.Benim İstiklal ilkokuluna atanmam sonrasında en çok sevinen Osman Tuncel olmuştu.Haftanın başında ve sonunda düzenlenen bayrak törenlerini yönetime görevini bana vermişti.Bayrak törenini benden once İstiklal İlkokulunda Osman Tuncel kendisi yönetiyormuşğretmen arkadaşlar tören öncesinde  çocukların en arkasına uzaklaşırlar,töreni yönetmekten kaçınıyorlarmış.Bunu bana bizzat Osman Tuncel yakınarak anlatmıştı.Ne yazık ki Osman Tuncel ile altı ay kadar çalışma olanağı buldum.Osman Tuncel in fevatı sonrasında  müdürlüğe Şahap  Uygun adındaki kıdemli arkadaş bakıyordu.

Atatürk Devrimlerine karşı olmak hemen her iktidar döneminde çeşitli eylemlerle kendini göstermiştir.Adeta öne geçebilmek Atatürk ilke ve devrimlerine karşı çıkmakla sağlanabiliyordu.Bu hemen her kesimde kendini çok rahat gösteriyordu.Bilgi ve beceri yarışmalarda kullanılmıyordu.Yarışmayı kazanabilmek ancak karşıt bir tutumla destekleniyordu.Bu ülkenin geleceği bakımından çok tehlikeli bir gelişme idi.Ne yazıktır ki bu tutum ve eylemler içinde olan kişiler saman altından su sızdırmayı sürdürmektedirler.Atatürk Cumhuriyetini ortadan kaldırmak ilk amaçları arasındadı,ancak ülkede istedikleri gibi hareket edemiyen güçler açık güreşemiyorlar.İsteklerini bir türlü eyleme dönüştüremiyorlar,bundan sonra da dönüştüremiyecekler.Bunların ülkede her ne pahasına olursa olsun etkisiz hale getirilmeleri kaçınılmaz olarak gözükmektedir.Şimdi hemen herkes gelişmeleri izliyor,birgün eylem birliği sağlandığında olacakları kestirmek  olanaksız bir durum olabililir diye düşünüyorum.  

Çorum merkez istiklal ilkokulunda meslek hayatımın en parlak dönemlerinden bir bölümünü yaşadım diyebilirim.12 mart 1971 darbesini  İstiklal İlkokulunda yaşadım.Burada ylaşça ve kdemce benden önde olanlar vardı.Kendilerinden çok şeyler öğrendiğimi söyleyebilirim.

Okulun ikinci katında 1934 yılında çok sayıda baskısı yapılarak tüm okullara dağıtımı yapılan Atatürk ün Gençliğe Hitabesi ile İstiklal Marşı nerdeyse kağıtta okunur durumunu yitirmişti.O dönem okul Müdürümüz Cemal Kaman a <çerçevelenir ve camlanırsa  Atatürk ün Gençliğe Hitabesini yazabilirim dedim.O çok sevindi.Sen yeter ki yaz ben camlayıp çerçevelerim diye söz Verdi.Bir Pazar günü yedi saatlik bir uğraş sonunda yazma olayını gerçekleştirdim.Cemal bey çok sevindi astı.Çocuklar hitabeyi rahatça okur hale geldiler.Ezberleyenlerin sayıları giderek arttı. Otuz yılı aşkın bir sure sonra uğradığım İstiklal ilkokulunda hitabe aynı yerde asılı vaziyette hizmette bulunuyordu.Okulda ki öğretmenler yazımın benim tarafımdan gerçekleştirildiğini öğrenince şaşırdılar.Öğretmenler arasında  benim çalıştığım dönem öğrencilerimden birisi de  bu okulda öğretmendi.Hitabenin kimin tarafından yazıldığı belli değildi.Neden adımı yazmadığım soruldu.Bende uygun bir yanıt verdim o kadar.Sonradan bir yaz günü Çorum Hakimiyet Gazetesi tarafından bir ropotaj yapılarak Atatürk ün Gençliğe Hitabesi ağırlık kazanmıştı  .Mustafa Demirel ve Gülesin Ağbal ikilisine teşekkür ettim.

İstiklal ilkokulu bir sure sonra büyük bir onarımdan geçti.Atatürk ün Gençliğe Hitabesi tablosu na gerekli özen gösterilip gösterilemediğini öğrenme olanağım olmadı

Merkez İstiklal İlkokulu nda mesleğin adeta zirvesinde dim.Okulun eğitim ve öğretime hemen her sahada müdahale etmeyi istiyor,başarılı da oluyordum..

Okul aile birliğinin bankadaki parasına o günün değerleri ile üçbin lira gibi bir ikramiye   isabet etti.Ben okul müdürü Cemal Kaman a,bu para ile okula bir teksir makinası alalım  ço cukları test usulü sınavlara alıştıralım.Bundan böyle klasik sınavların olmayacağını,tent usulu sınavların öne geçeceğini söyledim.Veli toplantısında bu konuyu dile getirelim ben velilere anlatacağım.Veliler uygun bulurlar sa bu para ile teksir makinesi alırız dedim.Müdür beni kırmadı,sonuç olarak bir tek sir almayı kararlaştırdık.Cemal bey,Devlet Mal zeme Ofisi Ankara Bölge Müdürlüğü ne bir yazı yazdı.O yazı ile Ankara ya gittim teksir makinesini aldım geldim.Çocuklara test sorularını hazırlıyorum ve testi uyguluyordum.Böyle her öğrencinin konuları kavrama dorumunu hemde kendimin ne derece başarılı olduğumu ölçe bilmem  bakımından çok yararlı oldu.Bir Masada üç öğrenci oturuyordu.Ben testleri üç türlü hazırlıyor,çocukmların birbirlerine bakma olayını ortadan peşinen kaldırıyordum.Çocuklar değişik testleri öyle kavradılar ki,okul sonrasında girdikleri sınavlarda başarılı oldular.Onlarda bende çok sevindim.Kısaca birlikte mutlu olduk.

Teksir makinesi o tarihte yalnız Bahçelievler ilkokulunda vardı.Bizim ki ile birlikte iki okulda teksir makinesi  vardı.Test hazırlama ve uygulama yalnız kendi sınıfımda değil  diğer sınıflara da hazırlıyordum.Öğretmen arkadaşlarla birlikte öğrencilerimizi test sınavına hazırlamış,uygulamalardan olumlu sonuç almıştık.

Test usulü  sınav uygulaması nın Çorum da gelişme göstermesine bizim attığımız ilk adımın büyük ölçüde etki gösterdiğini unutmamak gerekir.Eğitim de ki sonuç almmanın kısa yollarından bsirisi durumundaki test uygulaması yıllardır  kullanmaktadır.Bu bizim attığımız adımın yöreye gelişen bir çember olarak görülmesi gerekir diye düşünüyorum.

Teknolojinin gelişmesi ile öğrencilerin bilgi edinme becerilerinin artırılması konusunda ki çalışmalar yeterli düzeyde gözükmemektedir.Genç kuşağın zararlı yayınları algılamasına olanak sağlanması  velmileri olduğunca üzmekte,öğrencilerin teknik bilgilerden uzak bırkılmasının bir amaç doğrultusunda sürdürüldüğü gözlenmektedir.Başarılı öğrenciler dershaneler tarafından adeta kapışılmaktadır.Bu tür bir uygulama ile genç kuşağın büyük bir bölümü kendi kaderine terk edilmektedir.Bu gidiş gelecek için çok tehlikeli bir gelişmedir diye düşünüyorum.

12 mart müdahalesi ni 12 mart günü saat 13.00 de yayınlanan haber bülteninden okul öğretmenler odasında  tüm okul öğretmenleri ile birlikte öğrendik.Bu benim yaşadığım ikinci müdahale idi. Bildiğniz gibi ilk müdahale 27 mayıs 1960 da olmuştu.

Müdahaleler genellikle sol fikrin gelişimini önlemek için yapılır.Varsılların müdahalelerde parmağı vardır.Bu parmakların çoğu sınırlarımız dışındadır.Aslında deyimi parmak olarak değildi ipin ucu desek daha yerinde bir deyim olur.İpin ucu varsılların elinde olunca ipin gerisindekiler devamlı zararlı duruma düşer.Varsıllar uçağına  yada otomobiline,yada kayığı ile diğer  bir deniz taşıtına binerek gezmeye çıkar,varsıl olmayan bunların hiçbirisini yapamaz.O bu ülkenin savaşta da barışta da da bekçisidir diyebiliriz.Aralıklarda Avrupalara,yada okyanus ötesine gidenler aylar yada yıllar sonra yurda dönerek caka satarlar vatandaşa.

Hemen her ülkede aydınlar iktidarların karşsında bulunurlar.Bunun tek nedeni insanlara hizmetlerinin karşılığı bir türlü ödenmez.Hizmet istenir.yalnız sorumluluk yüklenmesini  hiçbir zaman istemezler.Uygulamalarda devamlı bağımsızlığı seçerler,sorumluluk söz konusu değildir.Yasalara bir bakalım,hemen çoğunda hitmetten görevden bahsedilir ancak sorumluluktan bahseden maddeler devede kulak kadar dır..İşte sıkıntıların başında gelen de bu dur.

12 mart döneminde Milli Eğitim Bakanlığı na öğretmenlere baskı yapıldığını,hatta daha ileri giderek işkence yapıldığı konusunda aldığımız haberleri  dikkate alarak Bakan Cavit Oral a <öğretmenlere işkence yapıldığını içerin bir dilekçe gönderdim.> Bir sure  sonra kabaran bir dosya ile Çorum a gelen bakanlık müfettişi,milli eğitim müdürlüğünün bir odasında beni sorguladı.

Soruların ilki benim dilekçemi göstererek bunu siz mi yazdınız diyerek teksir kağıdına yazılan dilekçeyi gösterdi.Doğru o dilekçe tarafımdan yazıldı.Bir nüshası da dosyamda bulunuyor dedim.Yapılan işkencelerin ne derece doğru olup olmadığını sordu,Bende olayların tamamen doğru olduğunu Osmaniye de ve Amasya da yapılan işkenceleri anlattım.O tarihten sonra öğretmenlere işkence yapılmadı baskı ise  sürdürüldü.

Yine baskılara  ilişkin bir anımı size anlatmadan geçemiyeceğim.14 ekim 1971 de ikinci kez benim başkanlığımda Çorum da açılışı yapılan Halkevi nin yayımladığı MADIMAK DERGİSİ  hangi gencin elinde görüldü iseo öğrenci polis tarafından joplandı.Yayın organında Atatürk ün ilke eve devrimleri ile ilgili yazılarından ve şiirlerinden başka bir şey yoktu. 12 mart döneminde Atatürk ün Nutuk kitabı bile gözaltına alındı.Nutuk kitabı nı alan polise o Atatürk ün nutuk kitabından bir nüsha şeklinde yanıtlanan bir soruya verilen yanıt isonrası ise banamı  öğretiyorsun denilerek kitap gözaltına alınmıştır.Bunları söylemekle TSK ni tümden suçlamayı hiç ama hiç aklımdan geçirmem. Ortada bir yanlış uygulamadan bahsediyorum.Yukarda kinin aşağıda olup bitenden bazen haberi

olmayabiliyor.

Merkez İstiklal İlkokulunda uyum s ağlayan bir öğretmenler topluluğu vardı.Okulun faaliyetleri  kahvelerde ,dışarda oturanlar çok rahat izleyebiliyorlardı.Okulun kalbalık bir insane topluluğuna yakın bir yerde olmasının apayrı bazı özellikleri oluyor.

Son sınıf öğrencileri ile çıkardığımız duvar gazetesi okul yönetimi tarafından pek uygun görülmedi.Bir kamyon tarafından yıkılan araç giriş kapısı bir sure yıkık kalınca öğrenciler duvar gazetesinde bu olayı yansıtınca idare tenkit olayını hazmedemedi ve o yazı gizli bir el tarafından yerinden alınarak yok edildi.

 

 

CUMHURİYET  MEYDANI NASIL KÜÇÜLTÜLDÜ

 

Yedi Sekiz Hasan Pşa tarafından yaptırıldığı bilinen Çorum Saat Kulesi,kentin hemen en orta yerindedir.Kulenin bulunduğu yerdeki rakım 801 metredir.

Kule etrafında bulunan ufacık dükkanlar vardı  sonra onlar kaldırıldı.1950 li yıllarda Baha Çorbacıoğlu nun Belediye Başkanlığı döneminde Gazi ve İnönü caddeleri genişletil. Bahabey çok tenkitlere uğradı.Bu kadar küçük bir kente bukada geniş yol ne olacak.Şeklinde ki yorumlar Bahabeyi biraz üzmedi değil.Ama programlarından yakınlamalara rağmen vazgeçmeyen Çorbacıoğlu,bugün çok güzel anılarla anılıyor.Şehrin doğusundaki  adına oluşturulan Çamlık onu biraz daha yüceltmektedir diye düşünüyorum.Yöneticiler gelecek kuşağa yararlı olab ilecek eserler bırakılırsa unutulmazlar diye düşünüyorum.

Çorum da mitingler ve benzeri toplantıların tümü kule etrafındaki meydanda gerçekleşiyordu.Bin dokuz yüz yetmiş yılının  yedi eylül günü düzenlenen HAŞHAŞ MİTİNGİ sonu çıkan olaylarda ufak tefek zararlar ve tedirginlikler oluşmuş saat kulesi etrafındaki esnaflarda.Bayramlar hemen hepsi  meydanda kutlanıyordu.Haşhaş Mitingi sonrası oluşan öneriler üzerine meydanın yarısından çoğu park haline getirildi.

Bugün tarihi bir bina olan Belediye Binası Çorum Halkevi idi.Bindokuz yüz elli den sonra Halkevleri kapatılınca Belediyeye devredildi.Çorum da en güzel binalardan birisiydi denebilir.Düğünler,nişan ,hemen her türlü toplantılar bi binanın büyük salonunda gerçekleşiyordu.

Türkiye Öğretmenler Sendikası Çorum Şubesi nin düzenlediği bir gecede Sendika Genel Başkanı Fakir Baykurt konferans verirken bir gurup alkollü kişilerce salona girerek olay çıkarmak istemesi zorla önlenmiş,o geceden sonra  salon odalara bölünerek bugünkü hale getirilmiştir.

Bugün Belediye Hizmet binası olarak görev yapan tarihi bina,bir zamanlar kentte tek radyonun bulunduğu bu binanın dış kısmına konan kocaman bir hoparlörden günün haberleri ile birlikte şarkı ve türkü.ler vatandaşlara sunuluyordu.Öğleyin saat 13.00 de akşamları saa 19.00 da halk ajans haberlerini izlemek için meydanda toplanırdı.Esnaf birbirine haydi komşu akşam ajansını  bir dinleyelim bakalım ondan sonra eve gideriz deniyordu.

Koca cumhuriyet meydanı yolun  sağı ve solundaki parklarla küçültüldü.Şimdi bir basın açıklaması yapalım dense PTT binasının merdivenleri kullanılıyor.Kentin nüfusu olduğunca arttı.Üniversite kenti olduğu sokaklardaki gençlerin kol kola dolaşmalarından anlamak mümkün.Kendilerini bağımsız sanan gençler ailelerinden gelen akarları tüketmek için adeta birbirleriyle yarış ediyorlar.Arkadaş mı tüketaşmı  olduklarını henüz kestiremiyorlar.Topluma kısaca Çorum a uyum sağlamaya çalışıyorlar amma bazı çorumlu aileler iyi örnek veremedikleri için gençleri eleştiriyor.Alış verişler oluyor esnaf bilhassa lokantacı esnafı  gelişmelerden çok memnun .Lokanta açılışlarına bazen  vali de davet ediliyor,vatandaş olanları şimdi uyum sağlayabilmek için  gelişmeleri devamlı izliyor.Yorum yapmaktan hemen herkes kaçınıyor.İnsanlar bildiklerini kendi kendine anlatır oldular.Her şey karşıdan bekleniyor.Bende bir katkı yapayım da biraz rahatlayalım demek yok.Ben tüm bunları yurttaşların büyük çoğunluğunun karakollara gittiğini,yada götürüldüğünü düşünürsek,gözler görmüyor,kulaklar işitmiyor,beyinler düşünüyor amma  düşünü ancak kendisine yetiyor o kadar.İşte  size ikibin yıllarının Çorum u.

Merkez İstiklal İlkokulu ndaki hizmet yılları unutamayacağım yılların büyük bir  bölümünü  oluşturur.Bu satırları kayda aldığımda ikibin on yılının ilk ayının son günü idi.1970 yılında yapımını tamamlayarak oturmaya başladığımız  yuvamızda  şimdi yalnız başıma kaldım.Anadolu ya gelen ailemizin en küçüğü iken bugün yaşayan en büyük bireyiyim,147 metre karelik beton tabliyenin altında yalnız kalmanın insana hangi duyguları taşır yaşamayınca anlatamazsını

 

                            KALE İLKOKULU YILLARI

Kale İlkokulu yuvamıza yakın olunca ,hizmet yuvamızında konutumuza yakın olmasını arzuladık.Yönetim isteğimizi olumlu karşıladı bende Merkez Kale İlkokulu na gelerek görevime başladım.Burada kalabalık bir öğrenci bulunuyordu.Hemen her şubede 50 dolayında öğrenci bulunuyordu.İkili öğretim uygulaması yapılıyordu.Konutumuza yakın olması bazı yaşantıları ekledi yaşamımıza.Okulun yakınında Yetiştirme yurdu vardı.Burada kalan öğrenciler bizim okulumuzda öğrenim görüyordu. Burada birkaç yıl yönetim kurulunda görev aldım.Halktan yurda yardım toplayarak bazı ihtiyaçları  gelirlerle karşılıyorduk.Bu arada bir bilinmeyen gerçeği burada size sezinmletmek isterim.Hemen her eğitim kurumunda okulu ve öğrencileri koruma derneği vardır.Bu dernekler halktan yardım alır ve okul ile öğrencilere  harcar.Bu dernekler olmazsa okullar temizlik için süpürgeyi  bile bulamaz..Bazı yöneticiler elde ettikleri gelirleri eğitim ve öğretim için değilde çok değişik eğlenceler için harcamakta,halkın tenkidine neden olmaktadır.Dernek yöneticileri iyi bir inceleme sonrasında oluşturulmalıdır diyorum.

Kale ilkokulunda çalıştığım birkaç yıl da hareketli geçti.Halkevi faaliyetlerinden olarak HALK DERSANESİ açtık.Hanımlar ve erkekler için açılan dersanelere yüzün üzerinde veli katıldı.Erkekler arasında esnaftan yaşlı insanlar bulunuyordu.Onlara görevli arkadaşlar dört işlemi öğretiyorlardı.Çevre kısa sürede Halkevi nin etkinliklerine katılmayı kendine bir görev sayıyordu.

Halkevi bu arada halkoyunları yarışmalarına da katıldı.Elli dolayında derneğin katılımında bizim dernek birinci oldu. Selim Sırrı Tarcan Spor  salonunda ki yarışmalar yurt içi ve yurt dışından gelen folklor uzmanlarınca kayda alındı.Çorum Halk evi yurt içindeki festivallere çağrıldı.Yurt dışındanda teklifler gelmişti.

Halk Eğitim  ile Halkevi bir yarışma içersine girmişti.Bir akşam halk dersanemiz Milli Eğitim Müfettişleri ve Halk Eğitim Başkanlığı tarafından  teftişe tabi tutuldu.O günlerde Cumhurbaşkanı Seçimi için turlar sürüyordu.Bende  bu konuyu kursuyerlere aktarmıştım.Plan ve programlı bir çalışma gördükleri için teftiş edenler çok sevinmişlerdi.Çalışmamız tamamen gönüllü bir hizmetten ibaretti. Maddi değil manevi bir güç bizi  hizmete  yöneltiyordu.Cumhuriyetin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ün bir kuruluşu olduğu için hizmetten onur  ve gurur duyuyorduk.

1928 de yapılan Harf Devrimi  sonrasında ülkede kısa sürede yeni yazı ile eğitim ve öğretim olumlu sonuçlar vermeye başlamış,1940 da kurulan yada açılan Köy Enstitüleri ile ise ülkenin en ücra köşelerine değin köy çocuklarınca genç  Türkiye Cumhuriyetinin getirdiklerini ulaştırılması öyle kolay bir eylem olmamıştır.21 adet Köy Enstitüsü  10 yılda  yirmi bin dolayında köy çocuğunu öğretmen yapmış ve yine köyde görevlendirmiştir.Bu köy çocuklarının diplomalarında yirmi yıl mecburi hizmet yazılıdır.Bugün hangi aydının diplomasında benzer bir sözcüğü görmemiz mümkün mü.

Köy çocukları okul döneminde verilen emirleri noksansız yerine getirmiştir,Okulun giriş kapısından sizden once giren kişi,yani öğrenci sizden kıdemlidir.Ona saygınlığın mezun oluncaya kadar sürecektir.Biz öyle yetiştik.Bizim öğretmenlerimiz bizim giydiğimiz elbiseleri giyerler,yemekleri beraber yerdik.Mesai saati değil iş bitimi istirahat başlardı.Beton için karılan harç dökümü yapılmadın ertesi güne bırakılmazdı.Kısaca 24 saat bize hizmet için yetmiyordu.Yaptığımız çalışmalar için hiç bir zaman kötümser bir duyguya kapılmadık.

Köy Enstitüleri öğrenim gören köy çocuklarına kültür dersleri yanında iş eğitimi,tarım,hayvancılık,bağcılık,arıcılık,inşaatçılık,tuğla,kiremit üretimi yapma,kireç ocağından taş sökme,taşları  fırında yakma daha sonra fırını boşaltma,boşaltılan taşları  söndürerek kireç haline dönüştürme.Biz en güzel kimya olayını kireç söndürürken öğrendik.Ülkenin kültüre olduğu kadar  çeşitli üretimede  büyük oranda ihtiyacı vardı.Köye dönen bu çocuklar köyde bir gönüllü cumhuriyet görevlisiydiler.Bir mum gibi etrafını aydınlattılar,Çok sayıda  çocukla  eğitim ve öğretimi gerçekleştirdiler,Üç ayda bir ,maaş almak için şehire inerler,il özel idarelerince karşılanan üç aylık maaş tutarı olan 60 lirayı alarak görevlerine dönerlerdi.Günlük hizmetleri bir lira bile değildi.Bu ülkede bunlar gibi çalışan kaç aydın vardı acaba.Bütün bunlara rağmen köy çocuklarını savunan ne yayın organı vardı ne de medya.

Sırası gelmişken,bu ülkede yaşamımı sürdürdüğüm süre içinde Atatürk”ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti”ne kendisini ısındıramayan çok insanla karşılaştım.Atatürk”ün uğraşlarının Türk insanı için olduğunu bir türlü beynine yerleştiremeyen insanların bulunması ,yönetimlerce Anadolu insanına eğitimi ve öğretim kademelerini götürememesine bağlanmalıdır diye düşünüyorum.Eğitim ve öğretimin birkaç yılda benimsenemeyeceği bilinmeli zorunlu eğitim kurumlarının sayıları kademeli olarak artırılmalıdır düşünündeyim.Bir asırlık bir zaman geçmesine karşın alınması gerken yol bir türlü alınamamış,üç ileri iki geri deyimi uygulanmıştır.Bu uygulamada  Türk Halkının bir bir uyumsuzluğu olduğu kanısına varılmamalı,asıl engellemelerin yürütme organlarından kaynaklandığını bilmek yeterlidir.Yapılanlar yada ulusun ulaştığı yenilikler yeterli değildir.Çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmanın kolay olmayacağı inancındayım.Öğrenimde değilde eğitimde bazı zorunluluklar uygulanmalıdır diyorum.

      

EMEKLİLİĞE ATILAN İLK ADIM

Uzun bir  sure  zor koşullarda eğitim ve öğretim hizmetlerini aksatmadan yürütmek için olağanüstü bir gayretle köylerde çalıştıktan  sonra sağlık durumumu dikkate alarak şehir merkezine atandım.Atama işlemi öyle bir kaç satır raporla gerç ekleştirlmiş bir atama değildi.Üç ay kent merkezinde ki göğüs hastalıkları hastnesinde tedavi gördükten sonra hizmete devam edebilmek için kuruludan alınacak bir raporla,hekim bulunan bir yerde hizmet yapabilir olmak üzere iki heyet raporu aldıktan    sonra Çorum Kent merkezinde görev almış,köylere nazaran çok çok rahat bir hizmet olanağına kavuştuktan sonra   once Merkez Hürriyet İlkokulunda,sonra Merkez İstiklal İlkokulda,son olarakda  yine merkez Kale İlkokulunda görev yaptım.Köy ve kentteki hizmet toplamı 26 yıl tamamlanmıştı.1973 yılı Ağustos ayının 9 unda emekli oldum.Herkes eğitim öğretim yılı içinde emekli olurken ben tatilde iken emekli oldum.Okuttuğum sınıfı ilkokuldan mezun etmişti.

Yetiştirdiğim öğrencileri sizin anlayacağınız yuvadan uçurmuştum.İçim rahattı.İstedikleri öğrenim kurumuna devam edebleceklerdi.Onları beş yıl gibi bir sure içersinde sınıflarına göre eğitmiş,gerekli kültürü vermişti.

Belli bir sure belirli saatlerde yatıp,kalkmak,zamanında yemek yemek gibi edindiğimiz alışkanlıkları emekli olunca unuttuk.Çok kısa da olsa emekliliği değerlendirmek için akşamları  kentteki kitapçılardan yüz sayfayı geçmeyen kitapları okumakla bir sure zamanı değerlendrdim.Ancak bir türlü emekliliğe alışamadım.1973 sonbaharında seçim vardı.Çorum un tek CHP li milletvekili Av.Cahit Angın seçim öncesi il düzeyinde çalışmalar yapıyordu.Birgün bana geldi.Wolsvagen  markalı kaplumbağaya beenzer bir otombil idi.Onunla köyleri dolaşmaya  çıktık.Dağ taş ,yolsuzluk demeden  hemen tüm köyleri dolaşıyorduk.Almanya da işçi olarak çalışan Ahmet Çapaner adındaki öğrencim bana bir 1973 model teyp getirmişti.O seçim bölgelerini dolaşırken çok işimize yarıyordu.Dönemin Karaoğlanı olarak bilinen Bülent Ecevit in konuşmalarını teybe alıyor,köylerde  seçmenlere dinletiyorduk.O zaman yalnız radio  var ortada,Televizyon yok.Vatandaşa CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit in konuşmalarını kendi sesinden dinletmiş olmamız çok olumlu karşılanıyordu.Bu arada Milletvekili Angın da dilinin döndüğü kadar anlatımlarda bulunuyordu.Angınla beş yüz dolayında köye ulaştım.O nedenle hemen hemen çorum köylerinin yarısından fazlasını öğrenmiş oldum.Köy gezilerinde olumlu dav ranışlar yanında  sayıları bir iki tanede olsa olumsuzluklar oldu.Köylülerden ayrılırken.Ülke insanının cumhuriyet kazanımlarını bir türlü görmezlikten gelmiş olması insanı ister istemez derin bir düşünceye yöneltiyor.Biz insanımızı eğitmede biraz fazla toleranslı davrandık.Halbuki eğitim olayında insanımızı tek başına bırakmayacaktık.Onun düşüncelerine de saygın kalarak gerekli olan modern bir dünya bireyinin ulaştığı eğitim düzeyine getirmemiz gerekirdi diye düşünüyorum.İnsanımızı gelişen ve değişen dünya koşulllarına karşı yalnız bırakmak  geleceğimiz açısından pek akıllı bir davranış değil.Bunun acısını zaman zaman çekiyoruz.Önümüzdeki yıllarda daha büyük acıları görür ya da yaşarsak hiç şaşmayalım.Politikacıların seçmenden once alacağı oydan once o halkın eğitimine ağırlık vermesi daha uygun olur diye düşünüyorum.Ama ne acıdır ki politikacılar insanımızı nasıl kandırırız saplantısından bir türlü arınmadıklarını görüyoruz.Dünün polotikacısı çok saygındı,şimdilerde ise saygınlık  sözcüğünü anımsamak bile  çok uzaklarda.Bu ülkenin düzlüğe çıkması,işsize iş,aşsıza aş,bulabilmek günümüzün siyasilerinin başta gelen düşün ve eylem I çinde olmaları belki insanımızı rahatlatabilir.İnsanımız devlet eliyle dilenciliğe doğru itilmektedir.Bu bana göre insanımıza yapılan en büyük kötülüktür.Yardımların yapılması hiçbir zaman işsize iş bulmaz.Sayılarını daha da artırır.Belli zamanlarda insanımızı el açma gibi bir duygu ile donatmamalıyız diye düşünüyorum.Eskiden sokaklarda dilenen dilenciler toplanır,dilenmeleri engellenirdi.Bugün ne yazıktır ki yönetim dilenciliği adeta körüklemektedir.Kıışın buzdolabı dağıtma olayı Kabul edilir bir eylem değildir.İnsanımızda toplumsal bir topluluk bilinci  giderek yok edilmektedir.Rabbena hep bana deyimi öne çıkarılmakta.konu komşu olayı tarihe karışmış bir durumdadır.Dünün insanı yardımsever,sıcak duygularla donatılmıştı,bugün bunlar ortadan kalktı.İnsanlar yan yana gelip selamlaşmadan hal hatır sormadan uzaklmaştarıldı.Acınacak bir halimiz var.Kendi fakirlerimiz,muhtaçlarımız  ortada iken,biz onlara bakmıyor,dışarılara ulaşmaya çalışıyoruz.Bu işlemler küçük beyinlerin gözü önünde gerçeklmeştiriliyor.İşin acınacak yanı,yakınılacak yanıda budur.İnsanımızın eğitimi için gerekli olan ödenek her yıl belli bir oranda artırılmalıdır.Uygulamanın  anımsananın tam tersi uygulanmaktadır.Bu ise işin en acı yanıdır.Kısaca devlet vatandaşını her koşulda kötülüklerden koruyacak,kollayacak,onun refah ve huzur içinde yaşamını sürdürmesini gerçekleştirecektir.

 

            DERNEK ÇALIŞMALARI

 

 

Kırsal alandan kentsel Alana görev yapmak için gelmemiz biraz geç oldu amma,gelince de uyum sağlamak için pek zorluklarla karşılaşılmadı.Kentin kenarında yeni yapımı sürdürülen Hürriyet İlkokuluna atamamız yapıldı.Daha once Mecitözü nün Kışlacık Köyünde birlikte çalıştığımız Tevfik Akın da Hürriyet Okuluna atanmıştı.Nedeni henüz tarafımdan bilinmeyen atamada yanımda öğretmen olarak görev yapan arkadaş,buraya müdür vekili olarak atanmıştı.Tevfik Akın  ben okuyacağım dedi okuldan ayrıldı.Giderken okulun yönetimini de bana bıraktı.Böylece ben hem  55 öğrenciden oluşan birinci sınıfı hemde yönetecektim.İnşaat henüz tamamlanmadığı için benim okul  geçici olarak Cumhuriyet İlkokulu nda öğleci olarak öğrenime devam edecekti.

Okulda, Rüşİlhan,Osman Yılmaz,Ali Öztürk,Hüseyin Şener birde bendeniz Müslüm Tunaboylu öğretmen olarak görevlendirilmiştik.Bu satırları yazarken hayatta Ali Öztürk ile Osman Yılmaz ın hayatta diğer Rüşİlhan ile Hüseyin Şener, sonsuza yolculuğa başlamışlardı.

Vakıflar Müdürlüğü nce fakir öğrencilere öğle yemeği veriliyordu.Bizim öğrencilere yemek verebilmemiz için gerekli ktap kacak denilen malzemelere ihtiyacımız vardı.Cumhuriyet İlkokulu  kdemli bir okul du.Onlar  da tüm malzemeler fazlasıyle vardı.Okul Müdüresi olan Fevziye Arna ya bir gün olayı açtım,yararlanmamız mümkün mü dedim.Oda kapları kalaylatırsanız olur dedi.Bizde zaten para yoktu .Okula temizlik için 155 lira ayrılmıştı biz onun ilkini Cumhuriyet Bayramında  törende taşıylabilmek için 55 lirasını  Türk Bayrağı alarak harcamıştık.Olayı   İlköğretim Müf.Necati Acet e açtım.O da bana Cumhuriyet İlkokulunun arkasından  törene katılırsınız dedi.

.Duyduklarım beni adeta hasta etmişti.Bir cumartesi günü Rüşİlhan,Ali Öztürk ü yanıma alarak  okul tatil olduktan sonra kentte ki bakırcılar semtine bir yürüyüşe geçtik.Yardımsever bakırcı esnafından 44 adet bakır tabak,iki yemek taşımada kullanılacak büyük bakır helke,bir adet yemek dağıtmak için bakır kepçe,birkaç su bardağı  yine bakırdan toplandı.Bir veli bunları ben de hayrıma kalaylayacağım,tabaklarada HO damgasını vuracağım dedi.Yorulmuştuk amma yorgunluğumuzu sevinç le tamamlamıştık.Bakırcı Pazartesi günü kapların tümünü okula getirdi teslim etti.Olayı gören Cumhuriyet İlkokulu Müdürüresi  Rahmetli Fevziye Arna, sanırım önerisinin geçerli olmadığını görünce çok üzülmüştü.

İşte kıymetli okurlarım benim dernekçiliğe  ilk adımım böyle başladı.Çocuklar,arkadaşlar,hizmetlimiz Murat çok sevinmişlerdi.Onlara Çorum halkı,esnafı yardımseverdir.Onlara yeterki ulaşabilelim.Onlar bizi yalnız bırakmazlar demiştim.Beni utandırmadıkları için onlara şükran borçluyum.

Okulun inşaatı tamamlanmışğretim yılının ilk yarısı bitmeden taşınmıştık.Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hilmi İncesulu tarafından öğretime açılmmıştı.Tören için geçici olarak bağlanan elektrik sonra hemen kesilmişti.Okulun zili bile yoktu Onuda çarşıdan satın almak  zorunda kalmıştık.

Dönemin Valisi Hasan Basri Kurdoğlu,birgün okulumuzu ziyaret etti.Okul bayağı dışarda yapılmış ulaşım zor dedi.Bu arada ihtiyacınız olduğunda telefon ediverin dediler.Bende Sn.Valim telefonomuzda yok diyebildim.Vali durumu anlamıştı nice sonra okula telefon verilebildi.Bir kış günü öğrencilerimden birisi

Teneffüste buzda kayarken düşş bacağı kırılmıştı.Bir fayton çağırttırdım okula yaralı öğrencim ile Devlet Hastanesi ne gittim.Acil servis yöneticisi  öğrenciden para vermesini istedi.Yanımdaki bir ilkokul öğrencisiydi.Ben giriş parasını karşıladım ve öğrencimin bacağını sardırdım.Aynı faytonla okula  sonrada eve öğrencimi gönderdim.Bunlar mkesleğimizin istenmeyen olaylarından birkaç tanesidir.Bunları size aktarmakla ne derece bir eylemde bulunduğumu değerlendirecek durumda değilim onu   siz okurlarıma bırakıyorum.

Kentin güzelliklerine kendini kaptıran bazı meslekdaşlarırımızın kırsal alandan gelişimize pek iyi gözle bakmadıklarını  zaten biliyorduk.Kentte iki tane öğretmenler derneği vardı.Arkadaşlar beni biraz aktif yapmak için dernek başkanlığına getirdiler.Lokalin yönetimi apayrı bir titizlik gerektiriyordu.Lokal kural ve kaidelerini taşan hareketlerde bulunan arkadaşlarımız oluyordu.Hani derler ya şişede durduğu gibi durmuyor diye.Bazı arkadaşlar biraz fazla alıyorlardı herhalde.Sıkıntı yada bunalım bu tür girişimlere kapıyııyordu zaten.İki meslek derneği oluşu öğretmenleri ikiye ayırmıştı zaten.Kenti benimseyen meslekdaşlarımız bize pek iyi gözle bakmıyorlar,bizi bilgisiz,beceriksiz,kural tanımaz kişiler olarak lanse etmeye çalışıyorlardı.Halbuki biz Köy Enstitüsü nün bize verdiği kazanımları güçlükleri yenebilmek için olduğunca kullanıyorduk.Aradan aylar geçince iki gurup arasındaki bakışlar v e anlayışlar değişmeye başladı,biz bize yan gözle bakanları adeta bilgi ve becerimizle yalnız bırakmayı başarmıştık.Buna bir yerde uyum sağlama deyimini kullansak daha iyi olur düşünündeyim.

 

              SENDİKA ÇALIŞMALARIM

 

Dernekçilikten sendikacılığa geçiş yapıldı.Ben Sendikanın adeta teknokratı idim.Merkez sonrası ilçelerdede  TÖS yani Türkiye Öğretmenler Sendikası nın taşra şubelerini oluşturuyor yetki alıyordum.

Genel merkez ile çalışmalarımızı sürdürürken elde ettiğimiz sonuçlar olumlu bulunmuş olmalı ki ben karadeniz ve orta anadolu bölge temsilciliğine getirildim.Genel Başkan Fakir Baykurt,Geenel Sekreter Osman Korkut Akol,Genel Başkan Yard.Dursun Akçam ve diğer yönetici kadro ile bağdaşmış olduğumuzdan ben sık sık sorun oluşan bölgelere gönderiliyordum.Bir bakıma TÖS ün dışişleri bakanı gibi idim.Bölge temsilciliği benim bilgi ve becerilerimi artırdı .Artvin iline iki kez gidişim oldu.Borçka köprüsünü ikinci gidişimde fotoğraflamış,Günaydında haber yapmıştım.Dere üzerine 1929 da  yalnız yayaların geçmesi için yapılan demir köprü araçlarında geçmesi üzerine  güzelliğini de kaybetmişti.Artvin iline gidişimde dere kenarında yol alırken aracın pencerelerinden suda gezinen alabalıkları ilk kez görmüştüm.Görgü ve beceri giderek artıyordu.Zor bir görev üstlenmiştim.Aileme olan yakınlığım ba zen birkaç günümü alıyordu.Bugünkü gibi haberleşme olanağı yoktu.İllerden geçerken PTT merkezlerine uğrayıp ödemeli olarak evi arıyor sonrada görüşmeden oradan ayrılıyordum.Telefon bağlantısı yapılamıyor ancak ailem benim nerde olduğumu bu yolla öğrenmiş oluyordu.

Bir konu için Divriğe giderken uğradığım Kangal da meşhur cins Kangal köpeklerinin yetiştirildiği çiftliği görme olanağı buldum.

Kitaplarda okuduğumuz demir madeninin Divriği ilçesinden Karabük e nasıl gönderildiğine tanık oldum.Öğretmen arkadaşlarla yaptığım görüşme sonrasında bu ilçedeki sorun çok kısa sure sonra çözümlenmişti.Arkadaşlar benim taktiğimi sık sık anlatır olmuşlardı.Getirdiğim taktiği öğrenmek isteyen okurlarımız olabilir.Bu sorun genellikle mesleksel bir sorundur sizleri ilgilendirmeyeceği için açıklamayı uygun bulmadım.Eskilerin çok gezen mi yoksa çok okuyanmı deyimleri vardrır.Ben her iki durumuda olduğunca yaşadım.Gezmek ve görmek ayrı bir heyecan veriyor insana.Görebilmek biraz da ekonomiyi ilgilendiriyor.Ben genellikle görevli olarak gezme ve görme olanağına sahip oldum.

.

 

                      HALKEVİ ÇALIŞMALARI

Halkevi çalışmalarına katılmam bir zorunluluk oldu benim için.Sosyal faaliyetlere katılmam için tüm olanaklar varken,tek başıma bir kenara çekilip olayları izleyemezdim.Kendimi tanıyabilmem için bir fırsat yaratmalıydım.Demokrat Parti iktidara geldiği yıllarda ilk iş olarak halkevlerini kapatmak oldu.Bu bir bakıma muhalefetin halkın yanında olmasını engellemenin tek yoluydu.TBMM de Cumhuriyetin kurucusu olan CHP nin artık bir etkinliği olmayacağına gore,bu siyasi oluşumun halktan iyiden iyiye uzaklaştırılması için gereken yapılıyordu.1928 yılında Kabul edilen bir yasa ile harf devrimi yapılmış,devlet tüm organları ile devrimin olumlu sonuçlanmasını sağlamak için üstün bir gayret gösteriyordu.Cumhuriyet karşıtları inlerine çekilmişler,olanları izliyorlardı.Harf Devrimi sonrasında 1932 yılı 19 şubatında Halevleri Açılmıştı.Bu kuruluşta cumhuriyetin halka benimsetilmesi için çeşitli sosyal çalışmalarla yurt düzeyinde yayılmıştı.İllerde valiler.ilçelerde kaymakamlar Halkevlerinin doğal başkanları idi.Onlar başta olunca ileriye yönelik sosyal çalışmalar rahatça yapılabiliyordu.Karşıtlar ise gizlendikleri o yuvalarından ara sıra başlarını kaplumbağa gibi gösterip,tehlikeyi sezince kabuklarına çekiliyorlardı.Herhangi bir eylem için pusudaydılar sizin anlayacağınız.1940  yılı 17 Nisan ında Köy Enstitüleri kuruldu bir yasa ile.Ard arda bu kuruluşlar hep genç cumhuriyeti güçlerdirmek halkı aydınlatmak için yapılıyordu.Köy çocukları alında genellikle Köy Enstitüleri ne .Karşıtlar yine bu kuruluşlarıa fırsat bulduklarında saldırdılar,1950 14 Mayıs da yapılan  genel seçimle ilk hamle  ilk genel kurul toplantısında Türkçe olan Ezan I arapçaya çevirmek oldu.Bu artık anlamı öğrenilmiş bir metin bırakıldı unutulmaya yüz tutan bir metin uygulamaya konuluyordu.Vtandaş böyle istiyor denriliyordu.Aslında vatandaş bir şey istemiyor,ülkede barış ve ekonomi sağlansın tek isteği oydu.Gizli güçler Anadolu insanının huzur içinde olmasını bir türlü kabullenemiyorlardı.Bu satırların kaleme alındığında yıl 2010 du.Aylardan temmuz du.Anadolu insanı hemen hergün şehitlerine ağlıyordu.Vurulanlar,mayına basanlar,hep Anadolunun garip insanlarının yavrularıydı.Ağıtlar garipler için,övgüler varsıllar için yapılıyor.İşte Anadolu dan siz okurlarıma bir kesit.

Ülkenin dün olduğu gibi bugünde aydınlık yolda yürümesi hedeflenmeliydi.Ama bir gerçek vardı ki kişisel sorunlar varken toplumun sorunları öne çıkarılamazdı.Meslek hayatımda herkes yuvasında otururken ben sosyal faaliyette bulunmak için kapatılan Çorum Halkevi ni ikinci kez açarak faaliyet gösterdim.Madımak adında bir dergi çıkardım.Ülke düzeyine dağıtımını yaptım.Madımak bir kültür bilim ve bir bilgilendirme aracı idi.Faaliyetlerimiz Çorum ve ülke dışına taşındı zaman zaman.Bundan mutluluk duydum.Arkadaşlarım beni uzaktan izlemeyi yeğliyorlardı.Sandalyelerini kaybetmekten korkuyorlardı.Benim öyle bir korkum yoktu.Bana en büyük desteği babam veriyordu.*Oğlum biz Bulgaristan dan  Anadolu ya neden geldik.İnsanları aydınlatman için elinden gelen tüm gayreti göster.*Ona müteşikkirim bana destek verdiği  için.O Bulgaristanda iken Türkiyede yayımlanan Kemalist Dergisi ni İstanbuldan edinir,kahvelerde Türk olan komşularını bilgilendiriyordu.Bir bakıma yurt dışından Atatürkçülüğü kilometrelerce uzaktan etrafına kavratmak istiyordu..İki kez kendisine düzenlenen suikasten becerisi sonucu kurtulmuştu.Okur yazar değildi ,okuyanların bilgisinden yararlanıyordu.Dergi ona çok destek olmuştu.Babama çok şey borçluydum ve sosyal çalışmalardan uzak kalamazdım.Çorum Halkevi dışında birde Osmancık ilçesine bağlı eski adı Seciyen,yeni adı Çampınar da bir Halk Odası açmıştım.Merkezde Milli Eğitim Müdürünün engellemelerine rağmen Kali İlkokulunda Halk Dersanesi açmıştım.Birkaç bayan ve erkek arkadaş görev almışlar,Hak Eğitim Müdürlüğünün  öğrenci bulamamasına rağmen biz Halkevi Halk Dersanesinde onlarca insane okumu-yazma öğretmiştik.Ankara da düzenlenen ve Selim Sırrı Tarcan spor salonunda ki halk oyunları yarışmasında Çorum Halykevi ikincilik alırken Halkeğitim Müdürlüğü ekibi dereceye bile girememişti.Biz paralı değil gönüllü bir kuruluştuk.Halktan destek alıyorduk.Bana Halkevi kuruluşu döneminde yardımcı olan tüm arkadaşlara ve yurttaşlara şükranlarımı sunarım.

 

                TELEVİZYON YAYINCILIĞI

Dernekçilik,sendikacılık,radio ve televizyonculuk dönemi bin dokuz yüz doksan lı yıllara rastlar.Bir ara radyoculuk ve televizyonculuğun  Anadolu da olgunlaşmaması yönünde yasaklar getirildi.Bazı yayıncılar bürodan değil evlerinden hatta yatak odalarından yayın yapıyorlardı.Tansu Çillerin Başbakanlığı döneminde getirilen yasaklar gösterilen tepkiler sonucu delinme gösterdi böylece Çorum da televizyonculuğa başlanmış oldu.Ufak bir alıcı ele geçirildi,Küçük Sanayi Bölgesinde bir yapıııııının çatısına yerleştirilen verici ile kent merkezine akşam başlatılan yayın cihazda bulunan tüm görüntüler sona erinceye kadar sürüyordu.Yerel yayıncılık çok eksik cihazlarla yapıldığı için istenilen oranda bir yayın olmuyordu.Kasette ne varsı  hemen hepsi  izleyiciye aktarılıyordu.Yayımcının hergangi bir yorumu olmadığı için çok sade vatandaştan vatandaşa teknik olarak ulaşabiliyordu.Günlük teketimlerin yanında  çoğu kez nhiç gelirsiz bir yayın yapılıyordu.Ama yayıncılığa ilk başlandığı için bazı sıkıntılara katlanmak gerekiyordu.Ev den yetişen öküzün değeri olmadığı gibi Kabul ediliyonrdu yayınlar.Değirmenin nasıl çalıştığı konusunda bilhassa iş çevreleri seyirci kalıyorlardı.Buda bizi olduğunca olumsuz yönde etkiliyordu

Çorum da televizyon yayınları bir sure kişisel çabalarımızla sürdürüldü.Hitit TV den sonra ÇRT daha sonra da Hilal ,sonraki adı kanal 19 oldu.Radyo sayısı hemen her geçen gün artış gösteriyor.Kapatılanlar ile yeni açılanlar arasında  bir rakam değişikliği yok gibi,

Oğlum Mahmut Tunaboylu ile arkadaşları ellerinden gelen fedekarlığı gösterdiler.Mahmut un yaptığı kalıcı programlar izleyenlerce unutulmadı.Bilhassa yerel seçimiler öncesi parti belediye başkan adayları ile topluca düzenlediği toplantılar çok renkli oluyordu..Bugün demokrasi açılımı olarak nitelenen,ancak demokrasi ile ilgisi olmayan gelişmeler beni çok etkiliyor.Bu ülkenin insanları bugüne kadar nasıl yan yana yaşadılar.Ülkenin güneyinden ve doğusundan yetişen onca ilim,bilim,sanat insanı nasıl yetişti.Bunlar ülkenin yönetiminde görev aldılar.Bu ülkeye ne oluyor.Birisinin bu ülkenin yönetiminden elini çekmesi artık gerekmiyormu?

İlk televizyon yayınları pek uzun sürmedi.Ekonomi bizim belimizi büktü.Kentteki iş adamları gelişmelere seyirci kaldı.Reklam vermemek için ellerinden geleni yaptılar.Akıllarınca bizi engellediler.Aslında reklam vermemekle çok şey ve çok zaman kaybına uğradılar.Bugün Hitit TV çalışmalarından geride kalan kasetler gelecek için bir hazine bana göre.Çocuklar değerlendirebilirlerse.Biz başlangıç yaptık,bende yapmalıyım diyen birkaç isim daha ortaya çıktı.Böylece Çorumu.da televizyon ve radyo yayınları gelişmiş oldu.Onun üzerinde görüntülü yayın yapan kuruluş yanında yalnız sesli yayın yapabilen onun üzerinde  radyo bulunmaktadır.Hemen hepsi kent pastasından yeterince nemalanmaktadırlar.

               EMEKLİLİK SONRASI YILLARIM

          

İnsan,kamu kesiminde görev almazdan once neleri hayal eder bilirsiniz.Öyle bir heyecanla öğretmenliği seçmişiz diyebilirim.Mesleği ben değil ailem ile öğretmenim seçti.Onlara çok şeyler borçluyum. .Borcumu nasıl ödeyebilirim bilmem.Hani ebediyete intikal sonrasında ki hayat geliyor hemen aklıma belki borcumuzu burada ödeme fırsatı verilir diye düşünüyorum.

Çok sıkıntılı günler yaşadım diyebilirim.Anavatana 1938 de  gelişimizin ardından bizi öyle sorunlar karşıladı ki bunları bir bir size anlatamam.Ana vatana bir pulluk ile bir çuval fabrika unu çıkabildik.Komşuda bulunduğumuz yıllarda azamsanmayacak türde bir aileye mensuptuk.Yaşam koşulları göçü gerektirdi.Babamın okur yazarlığı yoktu amma ileriyi gören bir insandı.İstanbul dan getittirdiği dergi ve gazeteyi  kahvenin bir köşesinde okutur kendiside Anavatan hakkında bilgi alıyordu.Onu öldürmek istediler amma başaramadılar.O ne olursa olsun göç edecem dedi ve biz Anavatana öyle geldik.

Mecitözü nün  Çıkrık Köyü İlkokulunu 1943 de bitirmiştik ki Maarif Memuru Mümtaz Gürkan bizi belirlediği on arkadaşın arasına almış ve işlemlerimizi tamamlamıştı.Biz daha bir yeri bilmiyor,ancak günlük nafakmızı kazanabilme çabası içinde idik.

İlçeden gelen haberle birlikte biz Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsüne giderek öğretmen olmuştuk beş yıl sonra.

İlköğretimden sonra beş yıl gibi bir sürede eğitimci olmuştuk.Hemen her şey bir pratiğe dayanıyordu.Yüzde altmış kültür zise gere kalan zaman tamamen işe  yani iş gücüne dayanıyordu.

Cumhuriyetin getirdiklerini halka yansıtmada bize büyük görev  düşştü.Bunların başında okuma-yazma.Bugün bile okuma yazma bilmeyen binlerce  vatandaşıımız var.Kısacası bu vatandaşlarımız başkalarına muhtaç .Halk Dersanelerinde görev almak bana göre kutsal bir görevdi.Bu dersanelerde görev alanlar bugün kü gibi işi emeği hemen akara dökmüyordu.O günün okur-yazarları hizmet için adeta koşuşturuyordu.Bir bakıma  bizim kuşak maddiyatçı bir zihniyetle eğitilmemişti..Bizi yetiştiren kuşağa çok şey borçlu olduğumuzu biliiyorum.

Emekli olunca öyle evde oturmadım uzun uzadıya.Ağustos ta emekli oldum,ocak 14 de Çorum Gazetesi nde Yazı İşleri Müdürü oldum.Daha sonra Çorum Haber de görev aldımOrdan ayrıldıktan sonra AA da muhabirliği  sürdürdüm.Milliyet,Hürriyet,Günaydın gibi gazetelerin yurt muhabirliğini yaptım.Kent merkezinde okul aile birlikleri yönetiminde görev aldım,Halkevi merkez örgütünde görevi  yanında bölge temsilcilikleri görevini de üstlendim.

TÖS yani Türkiye Öğretmenler Sendikası nın merkez ve taşra teşkilatlarında görev aldım.Karadenez,ortaanadolu illerini tümden gezdim.İlçeleri ile birlikte.Her yerleşim biriminden alıntılar yaptım diyebilirim.

Çoğu çalışanlar emekli olunca tüm güçlerini yitirmiş bir insan durumuna girerek ellerini her şeyden çekerler zamanımızı değerlendiriyorum da derler.Aslında  o kişiler kendilerine bir bakıma  çok hemde çok kötülük ediyorlar.İnsan hayatın bir anda sona ereceğine inansada,yaşayacağına da inanmak zorundadır.Etrafında kimse kalmaz ise o zaman kimden yardım bekleyeceksiniz.Genellikle ailelerin genç kuşağı çalışmak,gelir getirmek zorundadır.Onlardan da mahrum olduğunda emeklmi de olsan yine bazı yaşama koşulları çerçevesinde ihtiyaçlarını kendi kendine karşılamak zorundasın.Bu arada bir şeylerle uğraşmak insanı hayata bağlıyor.Yarın ne yapabilirim diye düşünmediğin sürece yaşamakla ,yaşamamak arasında bir fark olmaz.

Yirmi altı yıl gibi bir görevden sonra bir o kadarda gazetecilik hayatım bana çok şeyler bıraktı diyebilirim.Çok değişik yörelerden insanlarla tanışmak dostluk kurmak ne güzel.Ummadığın bir günde yada saatte telefonunun çalması kadar insanı sevindiren hiç bir şey yok bence.

Ben emekliliğini çok güzel değerlendiren bir kişi olarak hayatımdan çok memnunum.Yaşım 81 olmasına rağmen bazı olayları anlatırken yeni olmuş gibi  dinleyiciye sunabiliyorum.Beynin devamlı bir şeylerle uğraşması insana bu zindeliği veriyor bana göre.

Tarihçi  rahmetli Cemal Kutay a imrenirdim konuşurken.Hiç takılmadın olayları nasıl da güzel sıralayabiliyordu.Bilgisayar ona son anlarında çok yardımcı oldu

Rahmetli oğlum Mahmut Tunaboylu nun anısına düzenlenen 5.öykü yarışmasına katılan 107 yazarın 152 öyküsünü okurken gözlüksüz okuduğum için biraz zorlandım.Gözlerimden de memnunum.Anneciğim bana çocukluğumda bir tavuk yada horoz kesildiğinde hemen ciğerini pişirir yedirirdi.O ciğerlerin bana unutulmaz katkıları oldu diyebilirimAnnelere bu köşeden  seslenmek isterimÇocuklarınıza fırsat buldukça ciğer yediriniz.Ciğeri suda değil ateşte pişirip yedirin.Gözleri için çocuklarınıza faydalı olacaktır.

Uzun bir ömrün birkaç kesidini sizlere yansıtmaya çalıştım.İlerde yaşadığım anıların önemli olanlarını sizlere sunmayı planladığımı müjdeleyebilirim.Onları okurken birlikte yaşadığımızı göreceksiniz.Şimdilik hoşça kalın.

Be Sociable, Share!