Alışık olmadığım bir tümce ile siz okurlarıma  geçmiş ile ilgili bazı olayları anımsatmak istiyorum. Beni anlayacağınızı umut ederek yaşamdan kesitleri sıralamaya başlamak istiyorum.

1930 lu yılların ikinci yarısında Avrupa dan Türkiye ye göç eden bir ailenin en küçük bireyi olarak dün ile bugünü izninizle karşılaştırarak,geçmişi anımsamak ve sizlere de anımsatmak istiyorum.

Çok küçük olduğum için okur-yazar da değildim o zaman.Adını büyüklerin konuşmalarını dinlerken öğrendiğim Ankara Vapuru  Ağustos ayının  akşam karanlığında  Varna limanından Karadeniz in sularını köpürterek yol almaya başladığında aynı yaştaki arkadaşımla kaptan köşküne yakında bulunan küçük can kurtaran kayıklarından birinin içersinden olanları izliyorduk.

Varda da birkaç gün limana yakın bir yerde kurulan çadırlarda kalmıştık.Deniz ürünlerini de ilk olarak  bu çadırların önündeki boşlukta ailemle birlikte mideme indirmiştim.Adını bile bilmediğim deniz ürünü ile ilk tanışmamız olduğu için merak etmişim konuşmaları.Bizimle birlikte çadırda birkaç gün geçiren dayım  deniz ürününün adını HAMSİ şeklinde telaffuz etmişti.Türkiye de bu deniz ürünü HAMSİ yi çok yiyebilirsiniz diyerek bize bazı güzellikleri de sergilemek istemişti kendine göre.

Ankara vapuru  hırçın suları yararak bizi Türkiye ye biran önce ulaştırabilmek için çaba harcarken arkadaşımla zamanı değerlendirmek için ara sıra insanların kaldığı büyük koğuşa iniyor,tekrar kayıklarımıza dönüyorduk.Uyku yoktu gözümüzde.

Karanlığın doğudan aydınlanmaya başladığını o gece daha iyi anlamıştım.Dağlar,tepeler yoktu,her yanımız  sularla kaplıydı.Vapur ile yarış eden yunusların çıkardığı sesler bir başkaydı o gece.

Şafak yeri ağarırken Anadolu nun sahillerini süsleyen yüce dağların tepeleri gözükmeye başlamıştı.

Bu gözüken Türkiye nin  dağları olsa gerek dedik arkadaşımla.Ben o zaman dünyanın yuvarlaklığını,denizleri ve benzeri suları bilemediğim bir yaşta idim.Güneşin doğduğu yer ile battığı yerin ötesinde  koca bir dünyanın olduğundan bi haberdim.

Arkadaşımla birlikte ailemizin bulunduğu bölüme koşarak indik.Türkiye gözüktü diye bağırdığımı anımsıyorum.O saatlerde uyanık olan ailemin fertleri vapurun güvertesine çıkarak izlemeye başlamışlardı.İzleyenlerin sayıları giderek artıyordu.Arkadaşımla birlikte gecelediğimiz kayığın içersine çıkarak güverte de bulunanları sevinç gözyaşları ile duygularını izlemeye başladık.

Bir süre sonra İstanbul Boğazı nın Karadeniz  e açılan bölümünü  hem Anadolu ,hem de Trakya parçası yamaçlarında bulunan binaları ve yurdumuzun güzelliklerini izliyorduk.

Kız Kulesi yanından geçerken kule ile ilgili anlatımları da can kulağı ile dinlemeyi ihmal etmemiştik.

O zaman Tuzla nın bir limanı yoktu.Vapur uzakta konaklamıştı.bugünkü gibi rıhtıma yanaşmamıştı.Türkiye de ilk geceyi böylece karadan uzakta  Ankara Vapurun da geçirmiştik.

Vapurdan önce insanlar,eşyaları ve son olarak da hayvanlar indirilmişti.Karaya büyük motorlu kayıklarla taşındık.Motor boğazın sularında yüzerken annem bir avuç suyu alarak yudumlamıştı.Tuzlu suyu neden o dakikalarda içmişti  o davranışına bir anlam veremedim doğrusu.

Tuzla da göçmenlerin konaklamaları için yapılan barakaları ve müştemilatını unutmam mümkün değil.Uzun bir yolculuk sayılmasa da iyiden iyiye yorulmuştuk.Kısaca Ağustosun sıcağında terlemiştik .

Bize yeni giysiler verdiler ve hazırlanmış duşa kabinlerde güzelce yıkandık.Duşa kabini ilk kez orada gördüm .

Mutfakta çok güzel yemeklerin piştiğini  burnumuza gelen kokulardan sezinliyorduk.Temiz giysilerimi çok beğenmiştim.Onları gözüm gibi koruyarak tertemiz tuttuğumu biliyorum.

Bir vapur dolusu insan birkaç barakada kurulan tek kat kısa ranzalar üzerinde topluca kalıyorduk.Bugünkü gibi her aile için ayrı bir çadırımız olmamıştı.Barakada tavana asılan birkaç  gemici feneri insanların birbirini görme olanağı sağlıyordu.Uyuyanlar,yan gelip yatanlar,ağlaşan çocuklar,ranzaların  arasında gecenin ilerleyen saatinde koşuşan çocuklar ve biz.

İnsanlar,eşyalar ve hayvanlar karaya çıkarıldıktan birkaç gün sonra tren yolculuğumuz başladı.Katarın büyük bölümünü oluşturan vagonlarda oturmak için kanepe ,koltuk,tuvalet yoktu.

Trenle yolculuğumuzu unutmam mümkün değil.Kara vagon içersinde insanlar hep ayakta.İhtiyarlar çoğu kez genç aile bireylerinin dizlerine başlarını koyarak dinlenebiliyorlar.

Akşam saatlerinde başlayan tren yolculuğumuz birkaç gün sürdü.Lokomotifin istasyonlara girip çıkarken çaldığı düdük unutulacak cinsinden değil.

Tuzla da başlayan tren yolculuğu Amasya da son buldu.Günün varlıkları ile akşam saatlerinde Mecitözü ilçesine geldik.Bir gaz deposunda geceledik.Bize kumanya verdiler.Deponun ortasında yine bir gemici feneri ile aydınlanıyorduk.

Sabah olduğunda birkaç kağnının depo önündeki boşlukta yer aldığını gördüm.Araba yoktu kağnı denilen taşıt vardı.İki koca tekerlek üzerine  konulan birkaç tahta parçası üzerine eşyalarımız yerleştirildi.

O yıllarda ilçenin nüfusça kalabalık bir köyü olan Çıkrık a gidecektik.İhtiyarlar kağnıya bindirildi,gençler ve yürüyebilen çocuklar yaya olarak kağnı konvoyunu izliyorduk.

Mecitözü ile Çıkrık arasında ki yol güzergahında tam zirvede  şırıl ,şırıl akan

Suyun bulunduğu yöreye BELPINAR deniyordu.Burayı da unutmadım.Yaklaşık bir saat burada konakladık.Kumanyalarımızı serin su iye ıslatarak  midemize indirdik.Kağnı ile bizi köyüne götürecek olan sürücü beline sardığı bir bez parçası içersindeki   yufka dürümünü  orada çimenler üzerine açarak çok tatlı bir biçimde tüketmişti.Yanındaki çam bardaktan ara sıra da su içen sürücü hayvanlarını da sulamayı ihmal etmemişti.

Kağnı sürücümüzün üzerindeki giysileri de unutmam mümkün değil.Kurtuluş Savaşından çıkan bir ulusun birkaç bireyi idi bizi taşıyan insanlar.Olanakları o kadardı.Pantolon değil bir pijama denebilirdi uzun don giysilerine.Beyaz bir dokumadın oluşan giysinin çokça kirlendiği gözden kaçmıyordu.

Sabunun pek kırsal alana ulaşamadığı o günleri bir anımsarsak,deterjan olarak insanlar kil denen toprağı giysi temizliğinde kullanıyorlardı.Hatta bu sabun görevini üslenen kili kazmak için hayatını kaybedenler bile vardı.

Akşam saatlerinde Çıkrık a ulaştı konvoyumuz.Kağnıların çıkardığı güzel sesler bir başka orkestra idi sanki.Çocuklar konvoyu köy kenarında karşıladılar.Bize bakıyorlardı.Bizimde onlar gibi bir insan olduğumuzu görünce çok sevinmişler,çocuklarla çocuklar hemen kaynaşmışlardı.Çok kısa sürede yeni arkadaş edinmemiz beni çok sevindirmişti.

Bir süre medrese görevi yapan birkaç gözden oluşan binanın içersine  kağnılarda ki eşyalarımız taşınmıştı.Kadınlar gelenlere verilmek üzere yufka toplamışlar,bir bölümünü de  ıslatarak yenmeye adeta hazırlamışlardı.Yaşlı birkaç annenin yufkanın nasıl ıslanacağı ve yenebileceği konusunda göçmen kadınları bilgilendirdiği bugünkü gibi gözümün önünde.

Göçmen kafilesinin karşılanışını kelimelerle anlatmak çok zor.Kurtuluş Savaşından çıkalı  çok az bir zaman geçmiş olmasına rağmen insanların Avrupa dan gelen göçmenlere gösterdiği sıcak ilgi unutulacak bir yaşam biçimi değildir.

Birkaç gün sonra bizim için bulunan ev  aile bireylerinin ve komşuların yardımları ile onarıldı.Artık yeni evimizde idik.Bize o günkü olanaklarla sunulan hizmeti unutamam.

Okullar açılmıştı babam kaydımı yaptırdı.Ben bir yıl kadar Avrupa da okula de- vam etmiştim.Çat pat yazabiliyordum.Öğretmenler yeterli görmedikleri için kaydımı birinci sınıfa yaptılar.

O dönemde şimdiki gibi güzel okul çantaları yoktu,Annem bana bir bez parçasından defterimi,kalemimi alacak kadar bir çanta dikmişti.Bazı arkadaşlarımın mısır sapından örülmüş çantalı vardı.Saplar çeşitli boyalarla boyanmıştı.Onlara imreniyordum.Benimde olmasını istiyordum.

Okulumuzda bir müdür beşte sınıf öğretmeni vardı.O  yıllar da müdürlere başöğretmen deniyordu.

Harf Devrimi yapılalı on yıl olmuştu.Okur-yazar sayısı yok denecek kadardı.Askere gidenler okur-yazar olarak terhis oluyorlardı.Ağabeyim ile ablam Avrupa da dört yıl öğrenim görmüşlerdi.Orada Türkçe,Arapça ve Bulgarca öğrenmek zorunluydu.Öğretmenlerin maaşlarını öğrenci velileri karşılıyordu.

Öğretmenlerden birisi bizim eve yakın bir yerde oturuyordu.Bir çocuğu vardı.Bir gün anneme  “öğretmenimin kızının elleri tombul, tombul benimkiler neden kuru” dediğimi ,annemin onunla benim aynı besinleri alamayışımın  bir sonucu olduğunu söylediğini  bugün ki  gibi anımsıyorum.

İkinci Dünya Savaşı başlamıştı.Ağabeyim ben son sınıfta iken askere gitmişti.Marmara bölgesinde vatani görevini yapıyordu.Ondan altı ay sonra bende Kastamonu Gölköy Enstitüsü ne giderek orta öğrenime başladım.Üç yıl sonra Samsun-Ladik Akpınar Köy Enstitüsü ne nakil oldum.Ağabeyimden altı ay sonra okulu bitirerek eve döndüm.Ayrılık beş yıl sürmüştü ufacık bir çocukken bir delikanlı olmuştum.Beni tanıyamadılar.Ailemin kaldığı köye  öğretmen olmuştum.

Babam beni hep umutlarla beslemiştir.O tavrı için onu  hiç  kınamadım.Bana oğlum ikinci sınıfa geç sana bir masa yaptıracağım derdi.Sınıfları bitirdikten sonra hani baba bana masa diye takıldım.”Oğlum sana masayı devlet verdi.” Dedi.

İlkokul son sınıf  okuma kitabı son sayfalarında unutamadığı üç şiiri bir süre internette bile aradım ancak geçtiğimiz günlerde ulaşamadığıma ulaştım diyebilirim.Bu satırları sizlere ulaştırmamda ana tema şu.Bu üç şiir Kurtuluş Savaşı sonrasında şairlerimizden Yusuf Ziya Ortaç tarafından kaleme alınmıştı.

Şairimiz yazarken yaşamış,okurlarını yaşatmıştı.

İstiklal Savaşında,Akdeniz e ve Lozan dan bugüne adındaki şiirlerin ilkokul kitaplarından neden silindiğini geçte olsa anlamış bulunuyorum.Umarım benim yorumuma sizlerde katılacaksınız.Lozan dan Bugüne adlı şiirin ilk sekiz satırını sizlere sunuyorum,  Lozan dan bugüne:

Kılıçlar girdi kına kalemler çıktı kından

Müjdeler bekliyorduk bu ikinci akından.

Eski yöney değişmiş yeni yöney Lozan dı

Ankara nın gür sesi ta oraya uzandı.

Meydan boğazlaşması başladı aynı hızla

Süngünün yaptığını yapıyorduk ağızla.

Dün kılıç tutan el bugün kalem tutan eldi,

Kalemini İzmir de kılıçla yontup geldi.

Lozan Antlaşmasına  katılan Avrupalılar  şiirin sekizinci satırına çok içerlemiş olmalılar ki dolaylı girişimlerle şiir yıllar sonra kitabın sayfalarından uzaklaştırılmıştır.Avrupa Birliğine girebilmek için yıllarca uğraşmaktayız.Ancak onlar bizi kabul etmemek için akla hayale gelmeyen nedenlerle kapıları kapatmaktadırlar.

Avrupa da iken arkadaşlarımdan duyduğum sözleri sizlere aktarmak isterim.O dönemde Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk sağdır.Sofya Ateşe si iken tanıdıkları Mustafa Kemal in  ülkesinde yaşayanların  Avrupalı olacaklarını biliyorlar ve çocuklarının kulaklarına fısıldıyorlardı.

Umarım yazımın başlığında kullanılan kelimeleri sizlerde benim gibi değerlendirirsiniz.Beni okuduğunuz için teşekkür eder saygılarımı sunarım.

YAŞADIKÇA YAŞANANLAR”

( Kalemini İzmir de kılıçla yontup geldi)
MÜSLÜM  TUNABOYLU

 

 

Alışık olmadığım bir tümce ile siz okurlarıma  geçmiş ile ilgili bazı olayları anımsatmak istiyorum. Beni anlayacağınızı umut ederek yaşamdan kesitleri sıralamaya başlamak istiyorum.

1930 lu yılların ikinci yarısında Avrupa dan Türkiye ye göç eden bir ailenin en küçük bireyi olarak dün ile bugünü izninizle karşılaştırarak,geçmişi anımsamak ve sizlere de anımsatmak istiyorum.

Çok küçük olduğum için okur-yazar da değildim o zaman.Adını büyüklerin konuşmalarını dinlerken öğrendiğim Ankara Vapuru  Ağustos ayının  akşam karanlığında  Varna limanından Karadeniz in sularını köpürterek yol almaya başladığında aynı yaştaki arkadaşımla kaptan köşküne yakında bulunan küçük can kurtaran kayıklarından birinin içersinden olanları izliyorduk.

Varda da birkaç gün limana yakın bir yerde kurulan çadırlarda kalmıştık.Deniz ürünlerini de ilk olarak  bu çadırların önündeki boşlukta ailemle birlikte mideme indirmiştim.Adını bile bilmediğim deniz ürünü ile ilk tanışmamız olduğu için merak etmişim konuşmaları.Bizimle birlikte çadırda birkaç gün geçiren dayım  deniz ürününün adını HAMSİ şeklinde telaffuz etmişti.Türkiye de bu deniz ürünü HAMSİ yi çok yiyebilirsiniz diyerek bize bazı güzellikleri de sergilemek istemişti kendine göre.

Ankara vapuru  hırçın suları yararak bizi Türkiye ye biran önce ulaştırabilmek için çaba harcarken arkadaşımla zamanı değerlendirmek için ara sıra insanların kaldığı büyük koğuşa iniyor,tekrar kayıklarımıza dönüyorduk.Uyku yoktu gözümüzde.

Karanlığın doğudan aydınlanmaya başladığını o gece daha iyi anlamıştım.Dağlar,tepeler yoktu,her yanımız  sularla kaplıydı.Vapur ile yarış eden yunusların çıkardığı sesler bir başkaydı o gece.

Şafak yeri ağarırken Anadolu nun sahillerini süsleyen yüce dağların tepeleri gözükmeye başlamıştı.

Bu gözüken Türkiye nin  dağları olsa gerek dedik arkadaşımla.Ben o zaman dünyanın yuvarlaklığını,denizleri ve benzeri suları bilemediğim bir yaşta idim.Güneşin doğduğu yer ile battığı yerin ötesinde  koca bir dünyanın olduğundan bi haberdim.

Arkadaşımla birlikte ailemizin bulunduğu bölüme koşarak indik.Türkiye gözüktü diye bağırdığımı anımsıyorum.O saatlerde uyanık olan ailemin fertleri vapurun güvertesine çıkarak izlemeye başlamışlardı.İzleyenlerin sayıları giderek artıyordu.Arkadaşımla birlikte gecelediğimiz kayığın içersine çıkarak güverte de bulunanları sevinç gözyaşları ile duygularını izlemeye başladık.

Bir süre sonra İstanbul Boğazı nın Karadeniz  e açılan bölümünü  hem Anadolu ,hem de Trakya parçası yamaçlarında bulunan binaları ve yurdumuzun güzelliklerini izliyorduk.

Kız Kulesi yanından geçerken kule ile ilgili anlatımları da can kulağı ile dinlemeyi ihmal etmemiştik.

O zaman Tuzla nın bir limanı yoktu.Vapur uzakta konaklamıştı.bugünkü gibi rıhtıma yanaşmamıştı.Türkiye de ilk geceyi böylece karadan uzakta  Ankara Vapurun da geçirmiştik.

Vapurdan önce insanlar,eşyaları ve son olarak da hayvanlar indirilmişti.Karaya büyük motorlu kayıklarla taşındık.Motor boğazın sularında yüzerken annem bir avuç suyu alarak yudumlamıştı.Tuzlu suyu neden o dakikalarda içmişti  o davranışına bir anlam veremedim doğrusu.

Tuzla da göçmenlerin konaklamaları için yapılan barakaları ve müştemilatını unutmam mümkün değil.Uzun bir yolculuk sayılmasa da iyiden iyiye yorulmuştuk.Kısaca Ağustosun sıcağında terlemiştik .

Bize yeni giysiler verdiler ve hazırlanmış duşa kabinlerde güzelce yıkandık.Duşa kabini ilk kez orada gördüm .

Mutfakta çok güzel yemeklerin piştiğini  burnumuza gelen kokulardan sezinliyorduk.Temiz giysilerimi çok beğenmiştim.Onları gözüm gibi koruyarak tertemiz tuttuğumu biliyorum.

Bir vapur dolusu insan birkaç barakada kurulan tek kat kısa ranzalar üzerinde topluca kalıyorduk.Bugünkü gibi her aile için ayrı bir çadırımız olmamıştı.Barakada tavana asılan birkaç  gemici feneri insanların birbirini görme olanağı sağlıyordu.Uyuyanlar,yan gelip yatanlar,ağlaşan çocuklar,ranzaların  arasında gecenin ilerleyen saatinde koşuşan çocuklar ve biz.

İnsanlar,eşyalar ve hayvanlar karaya çıkarıldıktan birkaç gün sonra tren yolculuğumuz başladı.Katarın büyük bölümünü oluşturan vagonlarda oturmak için kanepe ,koltuk,tuvalet yoktu.

Trenle yolculuğumuzu unutmam mümkün değil.Kara vagon içersinde insanlar hep ayakta.İhtiyarlar çoğu kez genç aile bireylerinin dizlerine başlarını koyarak dinlenebiliyorlar.

Akşam saatlerinde başlayan tren yolculuğumuz birkaç gün sürdü.Lokomotifin istasyonlara girip çıkarken çaldığı düdük unutulacak cinsinden değil.

Tuzla da başlayan tren yolculuğu Amasya da son buldu.Günün varlıkları ile akşam saatlerinde Mecitözü ilçesine geldik.Bir gaz deposunda geceledik.Bize kumanya verdiler.Deponun ortasında yine bir gemici feneri ile aydınlanıyorduk.

Sabah olduğunda birkaç kağnının depo önündeki boşlukta yer aldığını gördüm.Araba yoktu kağnı denilen taşıt vardı.İki koca tekerlek üzerine  konulan birkaç tahta parçası üzerine eşyalarımız yerleştirildi.

O yıllarda ilçenin nüfusça kalabalık bir köyü olan Çıkrık a gidecektik.İhtiyarlar kağnıya bindirildi,gençler ve yürüyebilen çocuklar yaya olarak kağnı konvoyunu izliyorduk.

Mecitözü ile Çıkrık arasında ki yol güzergahında tam zirvede  şırıl ,şırıl akan

Suyun bulunduğu yöreye BELPINAR deniyordu.Burayı da unutmadım.Yaklaşık bir saat burada konakladık.Kumanyalarımızı serin su iye ıslatarak  midemize indirdik.Kağnı ile bizi köyüne götürecek olan sürücü beline sardığı bir bez parçası içersindeki   yufka dürümünü  orada çimenler üzerine açarak çok tatlı bir biçimde tüketmişti.Yanındaki çam bardaktan ara sıra da su içen sürücü hayvanlarını da sulamayı ihmal etmemişti.

Kağnı sürücümüzün üzerindeki giysileri de unutmam mümkün değil.Kurtuluş Savaşından çıkan bir ulusun birkaç bireyi idi bizi taşıyan insanlar.Olanakları o kadardı.Pantolon değil bir pijama denebilirdi uzun don giysilerine.Beyaz bir dokumadın oluşan giysinin çokça kirlendiği gözden kaçmıyordu.

Sabunun pek kırsal alana ulaşamadığı o günleri bir anımsarsak,deterjan olarak insanlar kil denen toprağı giysi temizliğinde kullanıyorlardı.Hatta bu sabun görevini üslenen kili kazmak için hayatını kaybedenler bile vardı.

Akşam saatlerinde Çıkrık a ulaştı konvoyumuz.Kağnıların çıkardığı güzel sesler bir başka orkestra idi sanki.Çocuklar konvoyu köy kenarında karşıladılar.Bize bakıyorlardı.Bizimde onlar gibi bir insan olduğumuzu görünce çok sevinmişler,çocuklarla çocuklar hemen kaynaşmışlardı.Çok kısa sürede yeni arkadaş edinmemiz beni çok sevindirmişti.

Bir süre medrese görevi yapan birkaç gözden oluşan binanın içersine  kağnılarda ki eşyalarımız taşınmıştı.Kadınlar gelenlere verilmek üzere yufka toplamışlar,bir bölümünü de  ıslatarak yenmeye adeta hazırlamışlardı.Yaşlı birkaç annenin yufkanın nasıl ıslanacağı ve yenebileceği konusunda göçmen kadınları bilgilendirdiği bugünkü gibi gözümün önünde.

Göçmen kafilesinin karşılanışını kelimelerle anlatmak çok zor.Kurtuluş Savaşından çıkalı  çok az bir zaman geçmiş olmasına rağmen insanların Avrupa dan gelen göçmenlere gösterdiği sıcak ilgi unutulacak bir yaşam biçimi değildir.

Birkaç gün sonra bizim için bulunan ev  aile bireylerinin ve komşuların yardımları ile onarıldı.Artık yeni evimizde idik.Bize o günkü olanaklarla sunulan hizmeti unutamam.

Okullar açılmıştı babam kaydımı yaptırdı.Ben bir yıl kadar Avrupa da okula de- vam etmiştim.Çat pat yazabiliyordum.Öğretmenler yeterli görmedikleri için kaydımı birinci sınıfa yaptılar.

O dönemde şimdiki gibi güzel okul çantaları yoktu,Annem bana bir bez parçasından defterimi,kalemimi alacak kadar bir çanta dikmişti.Bazı arkadaşlarımın mısır sapından örülmüş çantalı vardı.Saplar çeşitli boyalarla boyanmıştı.Onlara imreniyordum.Benimde olmasını istiyordum.

Okulumuzda bir müdür beşte sınıf öğretmeni vardı.O  yıllar da müdürlere başöğretmen deniyordu.

Harf Devrimi yapılalı on yıl olmuştu.Okur-yazar sayısı yok denecek kadardı.Askere gidenler okur-yazar olarak terhis oluyorlardı.Ağabeyim ile ablam Avrupa da dört yıl öğrenim görmüşlerdi.Orada Türkçe,Arapça ve Bulgarca öğrenmek zorunluydu.Öğretmenlerin maaşlarını öğrenci velileri karşılıyordu.

Öğretmenlerden birisi bizim eve yakın bir yerde oturuyordu.Bir çocuğu vardı.Bir gün anneme  “öğretmenimin kızının elleri tombul, tombul benimkiler neden kuru” dediğimi ,annemin onunla benim aynı besinleri alamayışımın  bir sonucu olduğunu söylediğini  bugün ki  gibi anımsıyorum.

İkinci Dünya Savaşı başlamıştı.Ağabeyim ben son sınıfta iken askere gitmişti.Marmara bölgesinde vatani görevini yapıyordu.Ondan altı ay sonra bende Kastamonu Gölköy Enstitüsü ne giderek orta öğrenime başladım.Üç yıl sonra Samsun-Ladik Akpınar Köy Enstitüsü ne nakil oldum.Ağabeyimden altı ay sonra okulu bitirerek eve döndüm.Ayrılık beş yıl sürmüştü ufacık bir çocukken bir delikanlı olmuştum.Beni tanıyamadılar.Ailemin kaldığı köye  öğretmen olmuştum.

Babam beni hep umutlarla beslemiştir.O tavrı için onu  hiç  kınamadım.Bana oğlum ikinci sınıfa geç sana bir masa yaptıracağım derdi.Sınıfları bitirdikten sonra hani baba bana masa diye takıldım.”Oğlum sana masayı devlet verdi.” Dedi.

İlkokul son sınıf  okuma kitabı son sayfalarında unutamadığı üç şiiri bir süre internette bile aradım ancak geçtiğimiz günlerde ulaşamadığıma ulaştım diyebilirim.Bu satırları sizlere ulaştırmamda ana tema şu.Bu üç şiir Kurtuluş Savaşı sonrasında şairlerimizden Yusuf Ziya Ortaç tarafından kaleme alınmıştı.

Şairimiz yazarken yaşamış,okurlarını yaşatmıştı.

İstiklal Savaşında,Akdeniz e ve Lozan dan bugüne adındaki şiirlerin ilkokul kitaplarından neden silindiğini geçte olsa anlamış bulunuyorum.Umarım benim yorumuma sizlerde katılacaksınız.Lozan dan Bugüne adlı şiirin ilk sekiz satırını sizlere sunuyorum,  Lozan dan bugüne:

Kılıçlar girdi kına kalemler çıktı kından

Müjdeler bekliyorduk bu ikinci akından.

Eski yöney değişmiş yeni yöney Lozan dı

Ankara nın gür sesi ta oraya uzandı.

Meydan boğazlaşması başladı aynı hızla

Süngünün yaptığını yapıyorduk ağızla.

Dün kılıç tutan el bugün kalem tutan eldi,

Kalemini İzmir de kılıçla yontup geldi.

Lozan Antlaşmasına  katılan Avrupalılar  şiirin sekizinci satırına çok içerlemiş olmalılar ki dolaylı girişimlerle şiir yıllar sonra kitabın sayfalarından uzaklaştırılmıştır.Avrupa Birliğine girebilmek için yıllarca uğraşmaktayız.Ancak onlar bizi kabul etmemek için akla hayale gelmeyen nedenlerle kapıları kapatmaktadırlar.

Avrupa da iken arkadaşlarımdan duyduğum sözleri sizlere aktarmak isterim.O dönemde Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk sağdır.Sofya Ateşe si iken tanıdıkları Mustafa Kemal in  ülkesinde yaşayanların  Avrupalı olacaklarını biliyorlar ve çocuklarının kulaklarına fısıldıyorlardı.

Umarım yazımın başlığında kullanılan kelimeleri sizlerde benim gibi değerlendirirsiniz.Beni okuduğunuz için teşekkür eder saygılarımı sunarım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Be Sociable, Share!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *