İnsan yaşamında unutulmayan ne kadar da  çok anılar vardır. İnsan hayatı bir bakıma anıların bir birini kovalaması değilmidir.Acılar,tatlılar,gurbetlerde geçen zamanlar,okul çağındaki arkadaşlıklar,mahallede birlikte merhaba dediğimiz yaşıtlarımızla çocukluk günlerimiz.Kısaca bir ömür diyebiliriz.

Unutulanlar yanında birde unutulmayanlar vardır yaşamımız da.Unutulmayanlar herhalde hangi yaşta olursak olalım bizi iyiden iyiye etkilemiştir.İki mahalle arkadaşı yıllar sonra birbirlerini gördüklerinde nasıl bir duygu içinde bulurlar kendilerini.Bu bir anlık duygusal anılar arzu edildiğinde tekrarlanır ve geçmişe bir merhaba denir sanki.Unutulmayan anılar yaşamımızın sürecini gösterir bir bakıma.Her insanın  unutulmayan anıları vardır,ancak bazılarının ki  değişik olduğu içindir ki değerlidir.Unutulması mümkün değildir.

Yazımızın başlığını nerde ise unutacaktık. Sizi sıkmamak için bazen değişik konuları da almayı ve birlikte yorumlamayı arzu edişimdendir.

Çocukluk günlerimize doğru bir gezinti yapalım isterseniz. Mahallede ki arkadaşlarımız bayramlarda güzel elbiseler, ayakkabılar giyerler bunları komşulara ve yaşıtlarına göstermeyi ,kendi giysilerinin  yaşıtlarındakinden bir ayrı görmeleri ne kadar güzel bir duygudur.Bazen güzel duyguların hiç umulmadık anlarda bizi yakalaması,yada bizim onu yakalamamız unutulması mümkün olmayan anılardır.Bunların bir ekonomik yorumunu yapmak öyle kolay olacak cinsten değildir.Biz ekonomik yönünü bırakalım da  işin duygusal yanına bakarak konumuza dönelim diyorum.

Bir acı kahvenin hatırının kırk yıl sürdüğü söylenir,ne derece doğrudur pek bilemiyorum.Bu deyimin yorumunu siz okurlarıma bırakıyorum.Birazda siz bu tür konulara girerek arkadaşlar arasında tatlı dakikalar geçirin.

Benim unutamadığım öyle anılar var ki, bunların çoğu çocukluğumda ki dönemlerle ilgilidir.

Sizinle birlikte bin dokuz yüz otuzlu yıllara doğru bir gezinti yapalım. Ben o tarihlerde  bir Avrupa ülkesinin küçücük vatandaşı idim.Çok sevdiğim amcam

İki kez yakalandıktan sonra anavatana kaçarak ulaşabilmişti. O devamlı hayalimde idi. Acaba nasıl kaçtı,uzun bir yolculuğu yalnız yürüyerek nasıl yaptı,kurttan ,kuştan ,düşmandan kendini nasıl korudu.İşte böyle sorulara  kendimce yanıt bulmaya çalıştığım bir dönemde On bir ayın sultanı dediğimiz ramazan ayında  babam hadi oğlum bugün seninle birlikte camiye gideceğiz,orada belki  arkadaşların ve babaları ile birlikte bir iftar yemeği yiyeceğiz.Annen iftarlıklarımızı hazırlıyor.Sende akşam için kendine bir çeki düzen ver, temiz elbiselerini giy,Annenin hazırladığı yemekleri ve tatlıları birlikte camiye giderken götüreceğiz.İftar kandili yandığında iftarı oradaki komşular ve senin arkadaşlarınla birlikte bozacağız dedi.Babadan gelen böyle bir buyruk sonucu nasıl olurda insan etkilenmez.O saatten sonra akşamı zor ettim diyebilirim.Bulunduğuz yerleşim biriminde biz Türkler azınlıkta idik.Ramazan ayında iftar yemeğini Türkler cami avlusundaki son cemaatte birlikte yerdik.Çocuklar ayrı sofralarda değil ,her çocuk babası yanında yer alır .

koca çınar ağacı tepesindeki fenerin ışıklarının gözükmesi ile birlikte gelen yemeklerin sıra ile tepsiler içinde sofraya konulması ayrı bir güzellikle duygusal anlar birbirini kovalıyordu. Büyüklerden bazıları aile bireylerini yanlarında göremedikleri için kendilerini mutsuz, gurbetçisi bulunmayan ailelerin mutluluklarına katılmak onları da mutlu ediyordu. Benim amcamda anavatanda olduğu için ben hep onu gözümün önüne getirip,ne var yani o da bizimle olsaydı derdim. İçimi çekerdim.Her halde iç çekmenin ne olduğunu  sizler çok iyi biliyorsunuz.

Konuyu biraz daha açmak gerektiğine inanıyorum.Avrupa ülkesinde azınlıkta bulunduğumuz bir yerleşim biriminde olduğumuzu anımsatmıştım .Türklerin birbirlerini koruyup kollaması en önde gelen kurallardan biriydi.Yalnız hissettikleri bir Türkü ele geçirdiklerinde akla gelmeyen işkencelere tabi tutuyorlar,insanlar koca karı ilaçları ile aylar sonra ancak işlerine bakabiliyorlardı.Ekonomik güç birliği gerekliydi  ve bu en güzel ramazan aylarında iftar sofrasın da gerçekleştiriliyordu.Herkes durumuna göre yemek hazırlar bir iki tepsi içinde iftardan önce cami avlusunda yerini alırdı.Çocuklar kandil fenerinin çınarın tepesine çıkmasını dört gözle bekliyordu.En çok hoşumuza giden yapılan tatlı çeşitlerini yerken çenemize doğru akan tatlı parçası sularıydı.Arada  bir kolumuzla çenemizi silmeyi de ihmal etmiyorduk.Eve döndüğümüzde annemiz götürdüğümüz kapların gelip gelmediğini kontrol eder birde aferin çekerdi.Bu bir ay ramazanda aynı şekilde sürdürülürdü.Yabancılar bizim bu tür hareketlerimizi kendileri yapamadıkları için mutsuz görünüyorlardı.

Anadoluya göç edişimiz bin dokuz yüz otuz sekiz de Ağustos ayında oldu.Anadolu da geçirdiğimiz ilk bayramda evimize yakın bir köy odası bulunuyordu bizde babamla o odaya giderek bayram yemeğine katıldık.Annem bizi elimiz boş göndermedi bayram yemeğine.Geldiğimde bana anlattırdı.Bende Avrupa da olanlara benzediğini,insanların mutlu olduklarını bize gösterilmesi gereken ilgiyi gösterdiklerini.bizi mutlu ettiklerini anlattım.

Sevgili okurlarım,Anadolu’nun en güzel köşelerinden birinde yaşıyorsunuz.Bende sizin gibi aynı havayı teneffüs ettim bugüne dek.İnsan oğlu ufak tefek yanılgılı anlar yaşayabilir,onu yanılgılardan en yakınları ve komşuları kurtarabilirler.Anadolu insanının misafirperverliğini başka ülkelerde bulamazsınız.Birlik ve beraberlik,ekonomik dayanışma,sevgi ve saygıya yer verme insanları mutlu eder diye düşünüyorum.

Bir yabancı düşünürün “DİL” konusunda söyledikleri  yıllar sonra da olsa tazeliğini korumaktadır.Onun için  izninizle diyorum ki arı dilli değil bal dilli olunuz Size ömür boyu sağlıklı ,başarılı bir yaşam diliyorum.

 

MÜSLÜM TUNABOYLU

Be Sociable, Share!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *